15 Şubat 2015 Pazar

Cennet Ayaklarımın Altında Değil

Cennet, çok eminim ki, benim ayaklarımın altında değil. Ben oğlumu bunun baskısı ile büyütmek istiyorum. Her şeyden evvel onu ben istediğim için doğurdum, hep anne olmak istediğim için, o zaman babası ebeveyn olmak için doğru zaman olduğuna inandığı için doğurdum. 
Ben oğlum için bir şey yaptığımda, yaptığımı fedakarlık olarak görmüyorum. Ne gecelerce uyanık kalmayı, ne hastayken başında beklemeyi, ne ikimizin çok sevdiği bir yemeği kendim yemek yerine ona ayırmayı, ne biriktirdiğim para ile kendime bilgisayar almayı düşünürken 1 yıldır bekliyor ve istiyor diye ona Play Station almayı...hiç birini fedakarlık olarak görmüyorum. Onun en iyi okullarda okuması için elimdeki tüm imkanları ortaya sermeyi, en güzel yerde yaşasın diye maaşı yüksek ama sevmediğim bir işi yapıyor olmayı hatta ve hatta onun yaşına uygun değil çoğu film, diye çok sevdiğim sinemaya gitmeyi bırakmayı, çok istediğim konserlere gidememeyi de büyük bir olay olarak görüyorum.
Oğlum için ne yapıyorsam sevgi için yapıyorum. Onu çok ama çok seviyorum. Ona hamile kalmadan evvelden tutun da ilk tekmesini hissettiğim, doğumu esnasında benim gibi dev gibi bir kadını nakavt etmesinden, beni kalabalık içerisinde tanıyıp gülümsediği ilk andan, şu anda ben bu yazıyı yazarken; bir kase dolusu etli pilav yerken belgesel izleyişine kadar ki her saniyede, tüm varlığım ile onu çok seviyorum.
Bekar annelik ve boşanma yolunda o çok az zarar gördüyse de o benim kahramanlığımdan değil, yine sevgimden. Babası ile tartışmayı bir kenara bırakıp, insanca iletişim kurmaya çalışmam da oğlum için hissettiğim sevgimden. Onun her başarısında onunla beraber sevinmem, her başarısızlıkta onunla ağlamam, korkusunda korkmam, her an yanında olmayı deli gibi isterken; kendi kanatlarını kullanıp uçması için onu hazırlamam da sevgimden. Onun bunlara karşı bana karşı minnet duyması ise en son istediğim şey. Cennetin benim ayaklarımın altında olduğunu düşünmesi, sevgim için ondan karşılık beklediğimi ima eder ki benim oğlum için hissettiğim sevgi karşılıksız. Cennet nerede mi peki? Cennet, benim öğretebildiklerimin ve yapabildiklerimin sonucunda oğlumun kendi için kuracağı dünyasının tam merkezinde. Cenneti, oğlumun aklında ve yüreğinde. Benimle hiç alakası yok!

Boşanmada Düğün Takılarının Paylaşımı

Düğün yapamadığımız için benim asla aklıma gelmeyen, yapmış olsak da muhtemelen satılıp tükenmiş olacak olan ancak başkaları için çok önemli ve belki de hayat değiştirici bir etken olan boşanma sırasında düğün takıların kimde kalacağı konusuna dair yeni bir karar çıktı.
Radikal'in 04 Şubat 2015 tarihli haberine göre:
"Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, kadına takılan takıların tamamının kadına ait olduğunu belirterek, boşanan kadına bu takıların aynen iade edilmesi gerektiğine hükmetti.
(...) Kararda, “Evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır, ona iadesi gerekir” denildi. Karar davalı koca tarafından temyiz edildi.
Temyiz istemini görüşen Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, yerel mahkemenin kararını bozdu. Dairenin bozma kararında, “Gerekçeli kararda hüküm altına alınan eşyanın cins, nitelik, miktar ve değerlerin ayrı ayrı gösterilmesi gerekir. Davacının aynen iade talebi bulunmadığı gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır” denildi.
Yerel mahkeme, kararında direnince konu, Hukuk Genel Kurulu’nun gündemine geldi. Kurul oybirliğiyle direnme kararını haklı bularak dosyayı yeniden hüküm kurması için 6. Hukuk Dairesi’ne gönderdi. Daire, yeniden ele alacağı kararı yerel mahkemenin görüşü doğrultusunda onayacak. Düğünde takılan tüm takılar, kadına iade edilecek."
Kaynak: Radikal 


Bu gelişme eminim boşanacak  bir çok kadın için çok iyi bir haberdir. Ancak, rica ederim, boşanma esnasında çirkinleşmek çok kolay. Kendi hakkımızı maddi ve manevi olarak elbet korumalıyız ancak kimsenin hakkını da yok yere yememeliyiz. Her şey öncelikle çocuklarımız için.

#sendeanlat ve Kaybolan Çocukluk

Özgecan Aslan. 
İlk değil bu beni nefessiz bırakan, acısının yüreğimi dağladığı tecavüz ve şiddet hikayesi. İstanbul'a taşındığımdan bu yana Kadın Cinayetlerine Son Platformunu yakından takip ediyorum. Yürüyüş ve toplantılarına katılmaya çalışıyor, onlar için gelir sağlayacak projeler düşünmeye çalışıyorum. Her gün yeni bir şiddet ve cinayet hikayesi çıkıyor karşıma. Annesi babası tarafından defalarca dövülen, kendi şiddet görmüş bir insan olarak benim için hakikaten çok zor bu gerçeklerle her gün yüzleşmek. İnanın gözlerimi kapatıp bu olayların hiç biri aslında olmuyormuş gibi davranmak benim için çok daha kolay...ama çok da bencilce, çünkü biliyorum ki ben susarsam bir başka kadın kardeşim benzer bir taciz ve şiddete maruz kalacak. 
#sendeanlat bu yüzden çok önemli. Ben ilk tacizimi 6-7 yaşlarında yaşadım ben. Babam ve kocam beni dövdü, sevgilim dediğim erkekler cinsel ilişkiye zorladı, arkadaşım dediğim erkekler, genç erkek öğretmenler boş okul sınıflarında beni sıkıştırdı. Dolmuş ve otobüslerde yabancı bedenler bedenime dokundu, iş yerimde kadın olduğum için kapıya dayanan erkek çalışanlar oldu, yere düşen kitabı almak için eğildiğimde "bana kıçını mı göstermeye çalışıyorsun" diyen erkek profesörüm oldu. Böyle büyüdük biz. Kendimizi korumaya çalışarak. Giyim tarzımızı, beden dilimizi, davranışlarımızı hatta tebessümlerimizi bir idareli kullandık her yerde ulu orta ortaya "buradayız" diyemedik, yanlış anlaşılır diye...pıstık kenara, köşelerde saklandık. Erkeklerden korktuk, başka kadınların büyüttüğü erkeklerden.
Şimdi de ben bir erkek çocuk büyütüyorum.
Özgecan Aslan için yapılan, yine Platformun düzenlediği cumartesi günkü Taksim yürüyüşüne ben de gittim, oğlum da yanımdaydı. Kadına karşı şiddet yürüyüşü olduğunu biliyordu. Çok düşündüm götürmesem mi diye ancak bu kaçıramayacağım bir yürüyüş idi ve oğlumu bırakamayacaktım. Benimle geldi. Henüz çocuk, ne gerek var diye çok düşündüm ancak baklava, çikolata çaldıkları için hapis cezası yiyen, ekmek almaya çıktıkları için vurulan, belli bir etnik kökene sahip oldukları için hedef gözetilerek öldürülen çocukların ülkesine neyin çocukluğundan bahsedeceğiz. Neyi, ne kadar saklayabiliyoruz yavrularımızdan. Çok temel bir hak olan aydın, tarafsız, laik eğitim için henüz ilkokuldayken boykot yapmak zorunda olan çocuklarımızın hangi çocukluğunu koruyabiliyoruz. Tacize karşı ellerindeki tek silahın çığlıkları olan bu çocuklarımızın, parkta bahçede yaşayacak yerde dört duvar arasında geçen hangi özgürlüklerini koruyabiliyoruz. Siz yaşına göre erken diye cinselliği anlatmasanız da, bilgisiz, cahil bırakılan ve kontrolsüz büyüyen bir sınıf arkadaşının; siz arkanıza döner dönmez internet'te bulduğu şiddet içerikli porno filmlerini göstermesinden nasıl koruyabilirsiniz ki (bir arkadaşımın oğlunun başına gelmiş gerçek olay, ben de kendi oğlumun aynı yaştaki arkadaşının bilgisayarını internet'e bağlamaya çalışırken görmüştüm internet'te şiddet içerikli porno aradığını).
Oğlum da geldi benimle yürüyüşe. Bir erkek olarak kadın kardeşlerini, arkadaşlarını koruması gerektiğini erkenden öğrenmek zorunda olduğu bir Türkiye de yaşıyoruz çünkü. Geldi çünkü o bir sınıf arkadaşının yaşça daha büyük erkek çocuklarca taciz edildiğine şahit olmuştu daha minnacık bir ilkokul öğrencisiyken. Geldi çünkü kendisini korumak zorunda ve özellikle kız arkadaşlarını kollamak zorunda. Geldi çünkü yanlışların neler olduğunu erkenden bilmek zorunda, çünkü hatalar o kadar yaygın ve ulaşılır ki doğruları parmak ile göstermek gerekiyor. Belki o çocukluğunu bugün feda ederse yarın onun çocukları daha güvenli ve özgür bir ülkede büyüyebilir ve umarım onların Türkiye'sinde başka Özgecan'lar olmayacak.