24 Eylül 2015 Perşembe

Siz Hiç....



 

Esasında yazmamaya çalışıyorum kötü şeyleri. Hani derlerler ya büyükler; kötü bir şeyden, bir beladan bahsederken "evlerden ırak" diye... En yakın arkadaşımın da sıkça tavsiyesi bana; "Düşünme bunları" dır. "Unut, artık takılma" der. Ben de aslında düşünmemeye çalışıyorum hakikaten de. Ne kadar düşünmezsem, evimden de o kadar ırak olur belalar, çok haklı. Geçmişi tam da ait olduğu yerde bırakmak lazım, geçmişte çünkü işin özünde barışığım yaşantımla artık... mutluyum böyle fakat burada sıkça yazdığım gibi olmadığım zamanlarım da oldu. 
Bu blogu, hele hele yazmayı ihmal ettiğim bu zamanlarda, yazma sebebimin benim yaşadıklarımı yaşayan kadınlara destek olmak olduğuna göre yazmaktan çekindiğim bir mevzuya parmak basma  zamanı geldi diye düşündüm.
Uzun ve duygusal olmayacak bu yazı. Açık açık yazıp geçeceğim çünkü çok tatsız bir konu ama çok ihmal edilen ve hiç olmamasına rağmen çok basitleştirilen bir durum.

Siz hiç sevgiliniz tarafından tecavüze uğradınız mı?
Evet...Aranızda resmi veya gayri resmi bir bağlılık sözü bulunan bir insanın sizi cinsel ilişkiye zorlaması da tecavüzdür. Unutmayın, sevgili veya kocanızın olması sizin bedeninizin üzerindeki haklarınızdan feragat etmeniz anlamın gelmez. Bedeniniz hala size aittir, sizin alanınız, sizin özelinizdir. 
Genellikle sevdiğimiz bir insanın bizi cinsel ilişkiye zorlamasını düşünce ve duygularımızda normalleştirmeye programlıyoruz kendimizi, ama inanının yabancı bir insanın sizi cinsel ilişkiye zorlaması ile sevdiğiniz, sevgiliniz olduğunuz inandığınız kişinin, eşinizin sizi zorlaması arasında hiç bir fark yok.
Hissi de duygusu da, kırgınlığı da, acısı da aynı. Tek fark; sevdiğine inandığımız biri olunca bize zarar veren, daha çabuk unutup, kendimize "beni seviyor" diyip aslında yanlış gidin bir şeylerin olmadığına inandırabiliyoruz. Birine (ister sevgilisi olarak ister eşi olarak) bağlılık sözü vermiş olmanız sizi daha az bir birey yapmaz...siz hala bedeninizin kontrolüne sahipsiniz. Unutmayın, bu günün her anında, her gün böyle. Eğer size zarar veren, cinsel ilişkiye zorlayan biri varsa çevrenizde; kendinizi (ve çocuklarınızı) bir an evvel güvenli bir biçimde o ortamdan uzaklaştırın.

25 Ağustos 2015 Salı

Kuzularınki Gibi Bir Sessizlik

Sessizliğimin sebebi var arkadaşlar.
Biraz kendi içime döndüm bu yaz. Oğlum uzun tatile gidince ve ben de yeni işe başlayınca, iyice kaçtım kendime. Bu aralar kendim ile ilgili yeni keşifler peşindeyim.
Terapiye ara verdim. 1 sene içinde çok şey öğrendim ve halen daha herkese tavsiye ederim ama maddi imkanlarımı TEOG sürecine girecek olan oğluma ayırmayı daha doğru buluyorum. Seçim yapmak zorunda kaldım. Bu arada meditasyon yapıyorum. Evet, evet...ciddi ciddi mum yakıp, pozisyon alıp dakikalarca meditasyon yapabiliyorum. Dua ediyorum. Hatta Ofis'te bile bulduğum her fırsatı bile değerlendiriyorum (bu yazıyı bitirir bitirmez meditasyon yapacağım misal, sanırım bağımlı oldum). Buraya olmasa da yazıyorum, çizmeye de başladım. Meşguliyetim çok.
Ama korkuyorum... Bu aralar çok fazla korkuyorum.
Ne büyük lüks ki tüm dünyevi sıkıntılarımı geride bıraktım, sıra bilinçaltıma geldi. Ne büyük lüks ki gelecek ayın kirasını nasıl ödeyeceğim diye düşünmek zorunda kalmadığım için bilinç altım otomatik temizleme moduna girdi. Gerçekten çok şanslı buluyorum kendimi.
Ancak her gece bir kabus, bir hareket, bir coşku... nefes nefese uyanıyorum bazen, bazen ağlayarak. Uyuyamıyorum sonra saatlerce. Ailemi, eski kocayı görüyorum. Hep yalnız kalıyorum kabuslarımda... ne varsa inşa ettiğim, elimden alınıyor. Bazen bir ev almaya çalışırken, evimizi kaybediyorum, bazen ailem oğlumu elimden alıyor. Bazen de birileri bana fiziksel olarak zarar veriyor, vücudum parçalanırken hıçkıra hıçkıra uyanıyorum... kötü yani! Kuzuların Sessizliği filmindeki gerilim misali. Hayır bir şey değil, sakinleşmek için yemek yemeye başladım, tam bir ayı moduna gelmekteyim.
Hayatımda varlığından haberim olmayan boşluklarla yüzleşiyorum. 10 yıldan sonra ilk defa bazı duygularımı keşfedecek lüksüm oldu. İyisi ile kötüsü ile, sorgulamalara itiyor beni. Elbet bunları da çözeceğim. Bende kalsınlar, benim olsunlar yazmayacağım buraya bu duygularımı ama bir kere daha anladım; iyi ebeveynliğin, çocuklarımıza verdiğimiz ilgi ve koşulsuz sevginin önemini.
Bekar ebeveynliğin zorluklarını yazmaya gerek yok şu anda tekrar tekrar ama çocuklarımızın mutlu, güven dolu bir geleceği olacaksa; kendimizi olabileceğimizin en iyisi haline getirmeliyiz, bir kere daha anladım. Ne kadar çirkin de olsa, kabuslarımızla yüzleşmeliyiz. Ne kadar bencilce gelse de rüyalarımızı gerçekleştirmeliyiz.
Ben bir fincan papatya çayı içmeye gidiyorum.

14 Haziran 2015 Pazar

Gömmüştüm Ben Seni Oysa

Son bir kaç haftadır uzun süredir düşünmediğim şeyler düşünüyorum. Çok güzel şeyler ancak bir anormallik halidir gidiiyyor, güzel şeyler kötü şeyleri de tetikliyor. Boşanma (ki tam tamına 4 sene oldu), taşınma (ki tam tamına 2 sene oldu) ve ömrümün muhtemelen yarısını tamamlayalı (ki tam tamına 35 sene oldu); ilk defa sakin ve dingin bir yaşam formu halini aldım. "Tamam budur işte! Bundan sonra çalışır çabalar oğlanı büyütür, romanım üzerinde çalışırım" dedim. "Hayatıma bakarım, yoluma devam ederim. Tek başına çocuk büyüttüğüm geçerğini içselleştirdim, bundan sonra da böyle olacağını biliyorum. Hormonlarımı susturuyorum. Başka çocuk yok, olmayacak başka doğuracağım çocuğum. Seveceğim, çok seveceğim çok çocuklarım olacak ama artık benim rahmimden gelmeyecek onlar. En güzeli tüplerimi de bağlatayım, çok gereksiz bir tedirginlik yaratıyorlar bende zaten! Korkularım ile de başediyorum. Annem, babam, eski kocam, geçmişim....hepsini teker teker iyileştiriyorum zaten" dedim.
Büyük konuştum.
Çok uzun zamandır yaşamadığım panik ataklar yaşamaya başladım bir süredir. Artık utanıyorum, anlatamıyorum bile kimselere. Hayatım yoluna girdi, her günüm korku içinde değil, şükran içinde geçiyor. Minik mucizeler yaşıyorum her gün. Tamamen saçmalık bu ruh hali, nereden çıktı ki! Utanıyorum artık eski defterlerimi açıp okumaktan...hatta yazmayacaktım bile burada bu konuyu ama her zaman dediğim gibi; boşuna yaşamış olmayayım, siz de bilin ki olabiliyormuş böyle şeyler.
Gömdüğüm şeyler bir kaç gece önce kabuslar olarak gelmeye başladı bana. En son buraya ilk taşındığım zamanlar görüyordum böylelerini. Elbette ki stres tetikliyor ve ben yine bu aralar iş, geçim derdi, ailemden kaynaklı problemler, oğlanın okulu derken çok strese girdim ama bu sefer biraz farklı oldu. Bu sefer ki paniklerim o kadar içten ve derinlerden uyandı ki...
Kabuslar görüyorum. Onları görüyorum. Beni koruması, sevmesi gereken ama yapmayan, kandıran kim varsa, onları görüyorum. Artık kimseye, hiç birine ihtiyacım yokken çok şaşırtıcı ama görüyorum işte. Uykularımda hissettiğim acı o kadar derinlerden geliyor ki, ağlayarak uyanıyorum. Tenim acıyor, içim acıyor.
Bugün beni babam aradı. En son aylar evvel, benim ile ilgili olmayan saçma sapan bir sebepten dolayı aramak zorunda kalıp konuştuğum, en son 12 yıl evvel gördüğüm, oturup konuştuğum babam aradı. Ben onu gömdüğümü düşünmüştüm ama o yeniden canlandı. Duman etti içimi.
Demek ki kabusların bile anlamı varmış. Büyümüşüm, artık korkmuyormuşum onlardan ama daha işimiz bitmemiş...hala etkilendiğime göre.
Aile şiddeti ister duygusal, ister fiziksel ister her ikisinden kombo menü şeklinde olsun; böyle bir şey işte. Atlattığını sandığın, gömdüğünü düşündüğün anlar olsa da tam olarak iyileşmesi zaman alıyor...iyileşmiyor demiyorum, aksine iyileştiğine inanmak istiyorum ama çok zaman, çok derin yüzleşmeler ve çok çabalar gerektiriyor ve ben yapabiliyorsam, sen de yapabilirsin demek istiyorum hatta daha da iyi bir fikrim var...beraber atlatabiliriz.
Destekleşmek için: bekarveanne@gmail.com

Ay Hala mı....

Yeni iş demek, mecburi yeni sosyalleşmeler demek. Ben açıkçası çok fazla sevmem iş ortamı sosyalleşmelerden. İlla bir yerden bir sorun çıkar, tecrübe ile sabittir...hele dedikodu...300 küsür kişilik bir yerde çalışıyorum ama daha 2 gün geçmemişken alakasız birileri gelip, siz kimselere söylememişken bile "aa sen bilmemnerde oturuyormuşsun, ben de orada yaşadım" diyebiliyor.
Okuduğum okul, daha önceki işim, yaşım, yaşıma bağlı olarak da ne kadar küçük göründüğüm konuşmalarının tamam, bence ve benim için, sınırlarıma müdaheledir ve aşırı çok sorgulanıyor olmak beni biraz huzursuz ediyor artık...sınırlarımı ben kendim açmayı tercih ederim.
Tabii abartmayayım, insanların bir birlerini tanımak için elbetteki sorular sorması lazım ve sadece ben bunu iş yerinde yapmaktan hoşlanmıyorum diye, başkaları yapmamalı anlamına gelmez. Ben anormalim diye...
Ancaaaakkk... hala bekar anne olma sorunsalı var ki AN-LA-MI-YO-RUM. 
Yeni iş yerinde tanıştığım insanlarla halen daha şöyle diyaloglar yaşadığıma inanamıyorum:
- "AAAA...Çocuğun mu var! E ben senin evli olduğunu bilmiyordum!"
- "Evli değilim zaten."
Bu noktadan sonra gelen yorumlar şu şekilde...
- "Nasıl ya...evli değilsin ve çocuğun var!" (Bu yoruma, "Evlenmeden de çocuk yapılıyor, nasıl olduğunu anlatmama gerek yok değil mi?" demişliğim var).
- "A haydi ya...Hay Allah. Neyse daha gençsin." (Bu da "giderin var henüz pörsüp yaşlanmadın, yeniden evlenme ihtimalin var" demek).
- "Hmm...olsun!" (Bu "boşanmışın ama en azından hala yaşıyorsun, ölmedin, hayatta daha kötü şeyler var" demek).
Bu yorumların sözlü olarak ifade edilmeyen versiyonu da var tabii. En bombası da "Çocuğum var" diyince yüzük parmağına kayan bakışlar, o parmağıma döveme yaptırıp "Senin ve Önyargılarının Canı Cehenneme" yazacağım. Bir de tehdit unsuru olarak görenler var. Eski Türk filmlerinden beslenen bir jenerasyondan ne beklenir ki....hı hı , evet, ben boşanmış, bekar kadın; hayatımdaki tek amacım kocanı elinden alıp aileni dağıtmak...hı, hı...çünkü ben o kadar SIĞ VE GERİZEKALIYIM! Te Alaaam!
Yeni misyonum...insanlara çocuk sahibi olmak için ve daha da önemlisi aile olmak için evli olmanın hatta bir arada yaşamanın gerekmediğini anlatmak. Teker teker, sabırla.

13 Haziran 2015 Cumartesi

Ergenlik ve Evden Uzakta Olmak

Oğlumun ergenlik yolculuğunun gerçek anlamda başladığını, bundan bir kaç hafta evvel ilişkiler ve sevgililer konusunda konusunda konuşurken, son zamanlarda sıkça olduğu gibi suratında midesi bulanıyormuş gibi bir ifade belirlenmediğinde farkettim. Bu iyi bir şey. Babasının boşanmadan evvel benim ile, boşandıktan sonra kız arkadaşları ile olan ve pek de saygı ve sevgi çerçevesinde yer almayan ilişki modeli ile benim henüz onun ile paylaşacak kadar ilerletmediğim, var olmayan ilişki modellerine karşılık; oğlumun en azından ileride ailesinin olabileceği fikrinden iğrenmemesi beni çok mutlu etti.
Tabii bu farkındalık ve yaklaşan uzun ayrılık dönemi aklıma bir sürü tedirginliği getirdi. Oğlumun erkek bedeni ile ilgili sorularına en uygun biçimde nasıl cevap verebileceğimi bilemeyince, elinden tuttuğum gibi psikolog'a götürdüm.
Oğlumun cinsellik ile ilgili öğreneceği her şeyi yargılanmadan, güvenli bir ortam da, baskı hissetmeden öğrenmesi en büyük arzum. Bizlere, bana, cinsellik bir tabu, pis-kaka, yıkıcı ve yakıcı olarak gösterilmişken onun böyle bir algısının olmasını asla istemem. E, benim de cevaplayamayacağım bir sürü sorusu varken (penis ile ilgili özellikle) ve bu konuda yardımcı olabilecek bir erkek yakınımız olmayınca, en bilimsel ve doğru bilgileri psikoloğumuzdan aldı.
Doktorumuz konuya argo kelimeler ile başlamış ki bence çok iyi gelen bir yaklaşım oldu. Okulda, sokakta ve tabii ki internette duyduğu ve cinsellik organını tanımlamak için kullanılan bir çok argo kelimeyi öğrenmek hem ona çok komik geldi, hem de konuya rahat bir giriş yapmasını sağladı.
Tam olarak neler konuşuldu bilmiyorum, benim ile paylaşılmadı ve açıkçası ben bilmek dahi istemiyorum ancak psikoloğumuz bana teşekkür etti...iyi bir çocuk yetiştirdiğim için teşekkür aldım. Evet, seks konulu konuşmaların sonunda bu çok garip gelebilir ama benim için önemini ifade edemem.
Cinselliğin bu kadar duygusallıktan ve insani yakınlıklardan uzak; şiddet içerikli bir hal aldığı popüler kültür (ve politik) dünyasında ve babasının ona bırakın iyi bir model, bir model dahi olamayacağı bir ortamda, öncelikle kendini ve çevresindekileri duyguları ve istekleri olan birer insan olarak görmesi ve saygı göstermesi çok önemliydi benim için. Henüz çok, çok erken ve çok, çok minik ama fiziksel olarak değişiyor ve bu değişimleri evden uzakta yaşaması ihtimaline karşın hazırlıklı olmasını istedim. Daha da açık olmak gerekirse, yaz dönemi boyunca değişen çevre koşulları ve artan yaşı ile beraber evden uzaktayken, hele hele taa oralardayken, cinsellik konulu bir değişim yaşarsa (ereksiyon sonucu boşalma v.s.) bunu babası ile paylaşmasını istemedim çünkü ondan doğru ve sağlıklı bir bilgi alacağına inanmıyorum. Doğru bilgilere sahip olması ve ve değişimlere karşın korkmaması çok önemli idi... sadece cinsellik ile ilgili değil, bir "erkek" olmak ile ilgili. Doktor ile iyi bir temel kurulduğuna inanıyorum.
Minik oğlum büyüyor. Artık benim ile değil arkadaşları ile planlar yapıyor. Bedeni değişiyor. Omuzları genişliyor, ayakları büyüyor. Banyo yapmak artık kötü bir şey değil onun için. Giyimine dikkat ediyor, kızlar ile çekingen değil daha normal, daha dostça ve  eğlenceli bir iletişimi var. Evden gideceği zamanların planlarını yapıyor. En fazla 10 sene daha benimle yaşarmış, sonrasında kendi evine çıkarmış. Biliyoum ki Eylül geldiğinde çok farklı bir çocuk olacak karşımda. Görmek ve paylaşmak için sabırsızlanıyorum.
Tüm bunlar olurken ben ne mi yapıyorum? Sessizce, gururla izliyor, oğluma yaşamın getireceklerini merakla bekliyor, sabırla dinliyor ve elbette başkalarının minik çocuklarına bakıp bakıp iç çekiyorum.

Martı Sesleri

1 ay olmuş en son yazalı buraya. Hatta daha bile fazla. Hep düşünüyorum esasında yazmayı ama içimde, dışımda yaşadığım onca değişiklikle çok kolay olmayabiliyor. Kırmızı kaplı defterime yazdıklarım ise burada yazmak istediklerim değil.
Bugün sabah erken bir saatte uyanıp martı seslerini dinledim uzun uzun, bilgisayarı elime almadan evvel. Ortalık çok sessiz. Oğlum odasında uyuyor, huzur içinde ve tam bir hafta sonra uzun bir tatil için babasına gidecek. Yine karışık duygular içindeyim...onun adına sevinirken, özlemin ve uzakta kalıyor olmanın huzursuzluğu var.
Oğlumun bu tatile hazırlığı çok heyecan ve beklentilerle dolu. 12 yaşına girmesi ile gün be gün kopuyor benden. Fiziksel olarak uzaklaşması iyi ve istenen bir şey elbette...duygusal olarak ise; martı sesleri gibi...bir an çok yakın, bir an çok uzak. Kendi de karar veremiyor galiba beni tam olarak nereye konumlandırması gerektiğini...bekliyorum ben de. İhtiyacı olduğunda yanına koşmayı bekliyorum.
İş değiştirdim yine. Daha iyi imkanlar sağlayan, biraz daha (istediğim gibi) bireysel çalışabileceğim bir işe girdim. En az 3 sene de burada kalmayı hedefliyorum...bakalım.
Her şey yolunda. Yazacak şeyler var, kelimeler düzenlenmiyor kafamda.
Kocaman bir özlem içindeyim, kendimi özlemişim galiba.
Yaz geldi...zaman benim zamanım.

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Anneler Günün Kutlu Olsun Anne


Anne,
Bu mektubu sana belki 35 yıl belki 30, belki 15 ve belki de 5 yıl geç yazıyorum. Aslında daha da yazmazdım da, nedense işin uzmanı yazmanın faydası olacağını söyledi... açıkçası ben pek kendisine katılmıyorum çünkü yazmayı ne kadar çok seversem seveyim, içimdekileri tam hissettiğim kadarıyla aktarmayı başaracak kadar iyi değilim.
Naber Anne? Nasılsın? Ya sen kaç yaşına geldin, onu bile hesaplayamıyorum biliyor musun? Sana nedenini söyleyeyim mi? Sayısal konularda diksleksikmişim galiba. Bu yaşta sonra bunun için testlere girecek değilim ama meğer senin bana anlamıyorum diye bağırıp çağırdığın her matematik dersi vardı ya, işte onun gerçek bir sebebi varmış.
Anne, seni gerçekten seviyorum ama açıkçası olduğun kişi ile ilgili problemlerim var ve bunu yazarken çok zorlandım, utandım dile getirmekten. Harika bir insansın, çalışkan, inançlı, yardımsever, çok güçlüsün üstelik ama anne, o öfken nedir. İnsanın annesinden korkması ne demek biliyor musun? En çok sana güvenmeliymişim ben aslında, bir sorun olduğunda sana koşmalıymışım. Anne-çocuk ilişkisinin temelinde bu güven yatmalıymış. Açıkçası ben bilmiyordum bunun çünkü kızacaksın ve seni hayal kırıklığına uğrattığım her seferinde olduğu gibi, yine bana öfkeli, kırgın hatta aşağılayıcı gözlerle bakacaksın diye sana hiç bir şey anlatmıyorum. Bazen de sen hayatında zaten yeterince acı çektin, daha fazla yük binmesin omuzlarına diye susuyorum. Şimdi büyüdüm de, küçükken bunu kaldırmak hiç kolay değildi anne. Biliyor musun; bir gün sen yoksun diye babam beni dövmüştü. Ama geçti... Çok da önemli değil... Babam işte! Sen seçtin onu, benden daha iyi tanıyorsundur sonuçta. Değil mi anne?
Benim en büyük problemim ne biliyor musun? Hep beni terk etmekle tehdit ettin, hep. Komik olan, ben seni terk edip kendi hayatımı seçtiğimde de bana kızdın, benimle konuşmayı kestin. Yapayalnız bıraktın beni oğlanı doğururken ben. Bunu unutmayacağım.
Senin bu terk edişlerin yüzünden hep korktum. İlişkilerimi bu korkular üzerine kurdum biliyor musun. Çok klasik ama hep terk edenleri seçtim, çocuk gibi ağladım terk edildiğimde de... bildiğin çocuk gibi küçükken banyoya kapanıp ağladığım gibi.
Senin korkuların ve travmalarınla yüzleşememen beni çok yaraladı, ne yalan söyleyeyim anne. Renkli olan ne varsa siyah veya beyaz gördüm bu yüzden. Seni güldürmek için ne hikayeler uydururdum da yine güldüremezdim hatırlıyorum da. Ama bazen beni dinlediğinde, gerçekten dinlediğinde, çok arada gözlerinde bana karşı duyduğun sevgiyi görürdüm ne mutlu olurdum. Az idi bu anlar ama; çok nadir.
Dokunulmaktan pek hoşlanmam biliyor musun? Çok zor aşıyorum içimde bu dokunulma mevzusunu. Hiç sarılmadın ki bana, elim eline değdiğinde pis bir şeye dokunmuşsun gibi hep geri çektin. Benim ya… Kızın. Yabancı değiliz.
Hayat bana zor sorular ve sınavlar verdiğinde baş edebiliyorum gerçekten de. Senden öğrendim ben zor zamanlarda analitik olmayı. Çok teşekkürler anne. Okuma sevgisini de sen verdin. Evet, akademik anlamda istediğin gibi başarılı olamadım ama senin üzüntünden ve mutsuzluğundan tek kaçışım kitaplarımdı - en çok Küçük Kadınlar ve Matilda'yı sevmem tesadüf değil sanırım.
Anne, hata yapmamam lazım ya benim. Şimdi oğlan da var. Hata yapsam, düşsem beni tutacak kimse yok ve bunun için seni suçluyorum. Hani küçükken düştüğümde sana gelemezdim ya, nedenini bilmiyorum ama yine gelemem... Hata yaptığım için kızarsın bana diye. E bu da yoruyor biraz. Sana bile sırtımı dayayamıyorum ama diğer bir yandan da şu hayatta kimseye mecbur değilim; onu da öğrendim. Teşekkürler sanırım.
Bana içimdeki çocuğa sarılmamı, yok efendim, onu sevmemi, korumamı filan söylediler de... Bu senin görevin değil miydi anne? 
Çok zor bir hayatın oldu biliyorum anne. Bunun için çok üzgünüm ama bence benim suçum değildi böyle olması. Belki de beni suçlamaktan vazgeçersen, sorunları daha kolay çözersin.
Ama anne, iyi ki varsın. Bugün olduğum kadın, işçi ve en önemlisi Anne olmamda senin payın çok büyük.
Anneler günün kutlu olsun anne.
Kızın

30 Nisan 2015 Perşembe

Bu Adam Beni Normalleştirecek!

Psikolog maceram pek sıkıntılıdır benim. Malumatınızdır belki aldatma meselesinden sonra ben bir ara psikologa gittim (aldatma ve kıskançlık konulu yazım az sonra...). Direkt ilaç verdiler yolladılar. İlk ilacım ile 10 kilo verdim ve kollarım ful alerji oldu, hem sıska hem de uyuzdum yani. İlacı bıraktım bir süre sonra çünkü eski koca deli olduğuma inandırmaya çalışıyordu beni (ama eminim bunu yaptığının kendi farkında bile değildir). 2 sene ara verdim ama bir gün intiharın eşiğine geldiğimde (depresyon ve intihar şakaya gelecek konular değil çocuklar) yeniden doktora gitmeye karar verdim. Hayır, aile komple delirmiş zaten kimse doktora gitmek istemiyor, birimizin bir yerden başlaması gerekiyor. Bu seferki doktor hemen ilacı yazmadı, seansın sonunu bekledi (çok datlııııı) ve bu sefer de 10 kilo aldıran ancak tenimi bir bebeğin poposu kadar pürüzsüz yapan (çünkü şişkoluktan yeni bir sivilceye bile yer yoktu bedenimde) yeni bir ilaç verdi (bağımlılık ne bilirmisiniz... yıllarca sigara içtim ama asla bağımlı olmadım ama bu ilacı bırakırken bir kokeinman tepkileri veriyordum - ilaç şakaya gelecek konu değil valla). Şişko ama mutlu olma yolunda ilerlemeye başlayan ben, bu yeni doktoruma pek güvenmiştim... taa ki beni "kahve içmeye" davet edinceye kadar.
Hayır, abicim, benim sana gelme sebebim zaten incinen gururum ve özgüven problemim, senin yaptığın iş mi şimdi! 3-4 seans sonra doktor ile ilişkimi kestim ama ilaçlarıma 1,5 sene devam ettim (reçetesiz anti-depresan satılması da şakaya gelecek konu değil çocuklar).
Boşanma, yeni hayat, iş güç ve zayıflama çabalarına karışıp giden hayatımda psikolog dünyasını unuttum. Zaten hepsi de benden deli değil mi!
İstanbul'a taşınıp da, oğlumun ergenliği artık tavan yapmaya başlayınca; ben nasıl ederim de bu çocuğu sağlıklı bir yetişkin olması konusunda destek olurum derken bunun yolunun yine benden geçeceği bilincine vararak "daha iyi bir insan" olmak istiyorum motivasyonu ile psikolog aramaya başladım. Erkek bir psikolog arıyordum çünkü erkeklere dair sormak istediğim bir dünya sorum  vardı. Ancak bu bir önceki felaket psikolog deneyimimden sonra çok kolay bir karar olmadı ama direndim korkularıma. Her işim de olduğu gibi, bu iş için de internete danıştım ve bir doktor buldum. İyi olacak hastanın ayağına doktor gelir derler ya...tam olarak da böyle oldu. Arama kelimelerime karşılık muhteşem sonuç işte parlıyordu karşımada.
Mahir bey ile aylardır çalışıyoruz. Ne oturup ona saatlerce eskilerden başımdan geçenleri anlatıyorum, ne de bana herhangi bir tanı koymaya çalışıyor (çaktırmıyor en azından sağolsun). Ayda 2 kere düzenli olarak gidiyorum ve günlük hayattan bahsediyoruz. Arada o kadar ince yerlerden geçmişime, yaralarıma ve çocukluğuma dokunuyor ki; ne oluyor demeden çözülmeye başlıyorum resmen. Oğlanla da tanıştı, hüngür hüngür ağlayan ve deli deli gülen benle de. Sabırla dinliyor, yönlendiriyor...meğer bu terapi işinin doğrusu böyle oluyormuş dedirtiyor. Sonuç: kesinlikle daha iyi bir anneyim, henüz daha tam olarak istediğim kadar iyi bir insan olduğumu sanmıyorum, çok işi var benle çok. 
Hepimizin içimizi dökecek güvenli bir ortama ihtiyacı var ve aslında psikolojik destek bence kendimize verebileceğimiz en iyi hediye. Ayrıca, bu iş konusunda uzman insanlar varken sıkıntı ve dertlerimizi neden tek başımıza taşıyalım veya sevdiklerimize yıkalım ki. Vallahi psikologlar, hele hele benimki bu iş için bir harika. Her seanstan bol miktarda düşünecek konu ve ödevle ama bir tüy kadar hafif çıkıyorum. Herkese tavsiye ederim.
Tek bir korkum var... zaman içinde beni normalleştirecek ve tüm komikliğimi kaybedeceğim. Bu konuda ona çaktırmadan bir şeyler yapmam lazım :)
Mahir bey'e ulaşmak isteyenler için: http://www.mahirefefalay.com/
Benim yolladığımı söylerseniz, belki sosyalleşme ödevimi yapmış sayar ;)

Bilgilendirme Yaptım Sadece

Çok başarısız bir blogger olma yolunda hızla ilerlediğimin farkındayım ancak tüm bu gecikmeler tamamen size daha iyi hizmet verebilmek için, sayın okuyucu. Bu aralar pek meşgulüm. Esasında farkedilmeden blog ile ve bekar anne kardeşlerimle ilgileniyorum ama tabii bu kadar sessizce çalışıyor olmanın da çok faydası yok çünkü burayı ihmal etmiş oluyorum... kısmetse yakında daha da çok bilgi ve birikim (özgüvene bak!!) ile yazıyor olacağım.
Bu yazı madem bir "açıklama ve bilgi güncelleme" yazısı ile başladı, öyle de devam etsin.
Son zamanlar da ruhumu çok yoran bir mesele... eğitim meselesi.
Oğlum artık bu yaz sonu itibariyle lise hazırlığı koşuşturması içine girecek. Bu çerçeve de bir özel okul sınavına girdi, amacım şu an okudğu okulun seviyesini tespit etmek, özel okul ile karşılaştırmaktı. Benim velet okulu kazandı, bildiğiniz akademik anlamda çocuğun geleceğine yön verebilecek, olduğundan daha başarılı, evet daha ukela ama daha şanslı bir birey olmasını sağlayacak okulu çocuk 5 dakika çalışmadan girdi ve kazandı. Bende ki heyecanı anlatmaya gerek yok sanırım...peki ya bedenimi ele geçiren "helikopter anne" canavarı? Ben benlikten çıktım. Okul burs veremeyiz dedikçe, anamın verdiği altın zinciri satmaktan tutun da 2. işe girmeye kadar bin tane hesap döndürdüm kafamda. İlla okutacağım çocuğu. Shrek'teki kedi kıvamında koca, titrek ve istekli gözleri ile bakan oğlumun bu hayalini nasıl rededebilirdim ki.
Heyecan ile tüm tanıdıkları aradım "kazandı, kazandı" demek için. Şu alemde ne varsa en iyi dostlarda var vallahi... arkadaşım Nen ve kocası başta olmak üzere pek çok kişi canı gönülden desteklerini teklif ettiler bize....
Gel gelelim zurnanın son deliğine.
Babasına anlattım durumu. Okulun fiyatını sordu. Söyledim.
"O paraya senin çok orospuluk yapman lazım" dedi.
Allah beni sınamak için yaratmış adeta bu adamı diyeceğim ayıp olacak şu dünyadaki binbir güzelliği yaratan Allah'a. Kendim ettim kendim buldum valla! Size saatlerce bozuk aile yapısı, ağır depresyondaki anne ve babamı ve bunun sonucunda erken yaşta bu adamı neden hayatıma soktuğuma dair şekiller, şemalar ve sunumlar gösterebilirim ama bu mevcut durumu değiştirmez sadece huzursuzluk yaratır. Gerçekler ortada, sonuçlarına şekil vermek elimde.
Akrabalığımızı geçtim, adam bu sözleri oğlunu okutmak isteyen bir anneye söylüyor. Nasıl ettim bilmiyorum ama EN sakin ses tonumla "Senden bir beklentim olduğu için vermedim bu haberi sana. Sadece bilgin olsun diye söyledim" dedim, kapattık.
Sonuç mu sayın okuyucu... 3 hafta oldu, bir kere bile aramadı. Demek ki para var huzur var dedikleri bu.

28 Mart 2015 Cumartesi

Çocukluk Fotoğrafları

Hep olur ya, çocuğunu çok seven babalar vardır. Daha doğmadan evvel bir fotoğraf makinesi alır. Çocuğunun hiç bir anını kaçırmamak için hatta en iyisini alır. O çocuk büyüdükçe, yüzlerce hatta binlerce fotoğraf çeker. Eskiden bastırılırdı o fotoğraflar, albüm yapılırdı. Anneler beğendikleri fotoğraflara süslü çerçeve alırdı. Fotoğraflar yıllar içinde çoğalırdı. Toz içinde kaldığında özenle silinirdi. Şişkin bir göbeği zar zor örten bir tişört altında tombik bacak boğumlarını gösteren dar bir şort, ayaklarda da beyaz veya kırmızılı lacivertli deri sandaletli fotoğrafı. Onun yanında bir de kırmızı tulumlu, çizgili kazaklı, eller eldivenli, kıyafet çokluğundan kolları kavuşturamadığın ve seni bir kardan adamın eşlik ettiği bir fotoğrafın vardır. Yıllar içinde renkleri solan bir kumsal fotoğrafında, muhtemelen de üstsüzsündür. Belki suyun içinde gencecik annenin elinden tutuyorsundur. Bir de babanın omzunda vardır bir fotoğrafın...yazlığa giderken yolda durup çekilmiştir o, belki bir ayçiçeği tarlasında. Gençliğinle serpildikçe, incecik bedeninle, ergenliğin getirdiği tuhaflıkla komikleşir fotoğrafların. Ya bir kardeş, ya da kuzenler...bir boğuşma halidir gider; altlı üstü, balonlu, pastalı bir doğum günü partisinden kalma. Sonra mezuniyet fotoğrafı vardır. Elinde kırmızı kurdeleli diploma, omuzlarında cüppe, kafanda kep artık anne ve babandan birer kafa uzunsundur. Babanın içinde olmaktan rahatsız olduğu belli takım elbisesi, yanında en olmayacak topuzu ile annen ve sen; bu fotoğrafta ise düğünündesinizdir. Çocukların, torunlar derken her anın fotoğraflanır.
Genelde de babalar çeker bu fotoğrafları. Bir şekilde onların görevi olmuştur. Annelerin bu görevi üstlendiği çok nadir görünür. Sanırım bizim yapımız buna çok müsait değil. Kültürel olarak "problem çözmeye" şartlandığımız için, çocuklarla günümüz onların bakımları ve problemlerini çözerek geçiyor. Babalar ise çocuk bakımı konusunda daha rahat davranabiliyorlar. Örneğin, onlara yemek hazırlarken bir yandan mutfağı toplamak için uğraşmıyorlar, tadını çıkarabiliyorlar o anki aktivitenin ve sanırım bu yüzden fotoğraf çekmek daha çok babalara uygun bir faliyet.
Çocuklar yetişkinlerin aksine saklanmazlar, utanmazlar fotoğrafları çekilirken hatta çok sever fotoğraflarının çekilmesini. Oğlum, "haydi böyle çek anne, şimdi şöyle çek anne" der mesela. Severler çünkü, o anda tüm ilgi onlardadır. Babasının/annesinin yani dünyasının objektifinde/merkezinde bir tek o vardır. Bu ilgi sevildiklerini hissettirir onlara ve buna doymuş olarak büyürler, arkalarında babalarının olduğu öz güvenle devam ederler hayatlarına. Gerektiği durumlarda baba yine merkezine alır seni, bilirsin bunu. 
Çoğumuz, babasının objektifine girememiş kadınlarız. Erken çocukluk dönemimizde, heves edilip çekilmiş bir kaç fotoğraftan sonrası yok. Objektife hiç alınmamışız, hiç merkezinde olmamışız birilerinin bu yüzden de çoğumuz bizi objektifinin merkezine almış (gibi görünen) insanlara hayatımızı adarız, taa ki öyle olmadığımız anlayıp kendimizi tüm objektiflerden sakınmaya başlayıncaya kadar.
Babalar bu yüzden önemlidir. Çocuklarını objektiflerinin tam merkezine almak için çünkü bu duyguyu yaşayarak büyüyen çocuklar, yetişkinlik hayatlarında gereksiz insanların merkezine girmekle vakit kaybetmezler...ama tabii babalar da yoksa ortada, bu görev anneye düşer. Bu yüzden problem çözücü ve bakıcı rollerimizi ve dahası mutsuzluğumuzu ve huzursuzluğumuzu bir kenara bırakıp, durup çocuklarmızı objektifimizin tam merkezine almalıyız, alabilmeliyiz ki güzel anılar bırakabilelim onlara...güzel fotoğraflarla.

25 Mart 2015 Çarşamba

Travma Sonrası Annelik

Hayatı travmalarla geçen kadınların anneliğe ilk adımları öyle romantik komedi tadında olmuyor. Ne sevinçten karısını zıplatan kocalar, ne "büyük anne, büyük baba mı olacağız?" diyen anneler ve babalar oluyor.
Hayatı travmalarla geçen kadınlar, anneliğe korkarak giriyorlar. Belki her hamile kadının yaşadığı "ya iyi bir anne olamazsam" korkusunun binlerce katı olur içlerinde...modelimiz yoktu, nasıl yapacağız ki...
Kitaptan öğrenebileceğimiz şeyler var elbette: hamilelikte beslenme, doğum eğitimi, emzirme, bez, mama, ihtiyaç listesi ama ya sevgi ve güven?
Hiç bir kitapta yazmaz sevgi ve güveni bebeğine nasıl sağlayacağın. Görmüş olman, gördüğünü model alman beklenir. Ya bilmiyorsan, hiç görmemişsen? Ya tek başına kaldıysan?
Sevgi ve güven öğrenilir mi demeyin. Bazı kadınlar, sağlıklı sevgiyi ve gerçek güveni sil baştan öğrenmek zorunda kalıyor. Ders çalışır gibi, ince ince, derin derin öğreniyor.
Kitapta yazmaz o bilgiler.
Yavru karnını tekmelediğin anda başlar. Zaman zaman yine unutursun dersler, sonra yine hatırlarsın, tekrar edersin öğrendiklerini.
Travman varsa, her şey iki katı çaba gerektirir ama başarırsın eninde sonunda çünkü kendini sevmeyi ve kendine güvenmeyi sil baştan öğrenirsin büyüdüğünde ve bilirsin, yaş ilerledikçe yeni bilgiyi sindirmenin zorluğunu ama inat edersen, öğrenirsin.
Sonunda...
... gerçekten sevmeyi ve güvenmeyi de öğrenirsin ama çok şanslısındır ki en temiz ve en saf sevgi ve güveni öğretecek en iyi öğretmenin kollarının arasında, kocaman, sana muhtaç gözleri ile sana bakıyordur.... hatta sadece bakmakla kalmayıp gecenin bir yarısı seni onuncu kez uykundan uyandırıp memene yapışmış, bezini dolduruyordur!

10 Mart 2015 Salı

Kırığım Ben

Kırıldım ben...
Belki babam bana ilk defa vurduğunda kırıldım, belki yaramazlık yaptığım için köşede tek ayak üzerinde durmaya mahkum edildiğimde, annemler den ümidi kesip "teyze kurtar beni" diye en sevdiğim teyzeme ağlayıp da babamdan çekindiği için bana el uzatmadığın da kırıldım belki. Babamın sinirlenip en sevdiğim oyuncakları kırmasına kırıldım, hep vurmasına ama daha çok da bana 18 yaşıma gelmiş olmama rağmen vurmasına kırıldım.
Belki sayıları anlamadığım için, o hafta içi gecesi, annemin bana vurup "geri zekalısın sen, beni rezil edeceksin, kitaplarını alıyorum gitmeyeceksin artık okula" dediği gece kırıldım. Hoşuna gitmeyen her davranışımda beni okuldan alacağını tehdit etmesine kırıldım.
Belki babamın annemi tekmelediğini gördüğümde kırıldım, belki de saçından tutup sürüklediğinde ve annem kanlı kazağı ile eve döndüğünde kırıldım. Belki kocasının rızası olmadığı için babamın yanı haricinde annemin başka bir işte çalışamadığını, daha sonra girdiği işe babamdan ve devletten  gizli girdiğini duyduğumda kırıldım. Babamla her kavgasında "sizi bırakacağım gideceğim" demesine kırıldım. Aklım erdiğinde "git kurtar kendini" dediğimde gitmemesine kendisini kurtarmamasına, kendi rızası ile babamla kaldığını anladığımda kırıldım.
Belki de hoşlandığım çocuk beni boş bir sınıfta sıkıştırıp öpeceğim diye  yüzümü yaladığında kırıldım. Belki de daha 14 yaşındayken, ilk erkek arkadaşım beni sarışın ve güzel bir kızla aldattığında kırıldım. Hayır ya...coğrafya öğretmeni beni boş bir sınıfta sıkıştırıp öptüğünde kırıldım belki de. Yollamazlar beni bir daha dershaneye üniversiteye giremem diye aileme anlatamadığıma kırıldım sanırım.
Hep ailem olsun istedim. Belki annemin mutlu bir yuva hayallerimi yazdığım yazımı bulup "orospu mu olacaksın" diye yüzüme fırlattığında kırıldım ben.
Belki de beni 19 yaşında zorla, tanımadığım birine nişanladığında kırıldım. Hatırlıyorum da, nişanımda zorla yüzüm önümde eğik, namuslu ama evleniyor olmaktan mutlu olan bir kızı oynamaya çalışırken içim kırılıyordu. sahipli olduğum bilinsin diye zorla alyans alıp parmağıma taktığında annem, parmağım kırılmıştı hatırlıyorum da.
Bilemiyorum ki...belki doğuma otobüse binip gittiğimde kırıldım, belki oğlumu yalnız başıma doğurmaya çalıştığımda. Hayır ya...sanıyorum oğlum doğduğunda onu görmeye ailemden kimsenin gelmemesine kırıldım. Yavruyu kucaklayıp, henüz 1 haftalıkken yapayalnız kaldığımda kırıldım. Evden kaçmamın cezası idi bu, kırılmaya hakkım yoktu. Ben de onları kırmıştım onların istediği ile evlenmediğimde.
Belki de kocam beni benden çok daha genç bir kadınla aldattığında kırıldım, belki de aslında benim de o zamanlar daha sadece 26 yaşımda olduğuma kırıldım.
Hayır ya, sanıyorum beni kilo aldığım için aldattığına kırıldım ya da "sen kocanı ilgisiz bırakmış olabilirmisin de seni aldattı" dediğinde yardım için gittim psikolog, kırıldım.
Çok kırıldım mı ayrılalım dediğimde oğlumu göstererek "bu çocuk iki kapılı evin köpeği mi olacak" demesine? Yoksa "bensiz yapamazsın" demesine mi kırıldım?
Patronum bana bağırdığında kırılmış olabilirim ama sanıyorum beni kadın olduğum için hepsinden çok çalışmama rağmen erkek çalışanlardan ayrı bir yere koyduğu için kırıldım. Hakkımı vermediği için kırıldım.
Eski kocam bana vurduğunda kırıldım ama en çok da bunu oğlumun yanında yapmasına kırıldım. Polise gitsem, şikayetçi olsam kimsenin bana yardım etmeyeceğini biliyor olmak kırdı beni. Hatta o bana vururken onu üzerimden alan adamların "abla sen git" demesine kırıldım, sanki o adamın bana vuruyor olması benim suçummuş gibi, sanki ben yok olsam ortalık süt liman olacakmış gibi.
Kırığım ben. Anne olduğum için, aşkı hak etmediğimi düşünen erkekler kırdı beni. Sevgi ve ortak bir beraberlik değil de, kendime ve oğluma baktıracak bir erkek arıyormuşum gibi davranmaları kırdı beni. Evlenip boşandığım için hayatım hep eksikmiş gibi davrananlar da kırdı beni, sevişmemem gerekirmiş gibi, evli olmadığım için hiç sevişemiyormuşum gibi. Sanki hayatımı tamamlayan tek şeyin medeni halim olması gerekirmiş gibi.
Kırığım ben. Kalbim kırık, kemiklerim kırık. Yamuk yumuk kaynadı kırıklarım, buraya başladığımdan çok farklı bir ben'im; biraz eğik, biraz büzük ama içim deli dolu bir bıdık (Kimi kandırıyorum ya, bıdık olan tek yerim belki de büyümeyi rededen yanım yoksa dev gibiyim).
***************************************************************************************************************
Bu yazıyı 8 Mart sebebiyle yazmış, farklı bir yerde yayınlamayı hedeflemiştim ama olmadı. Paylaşmak için daha fazla bekletmek istemedim. 
Bu sene Taksim deki 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşüne oğlumla katıldım. Oradayken sloganları tek tek anlattım. Eve döndüğümüzde "Sen olmasaydın da ben bu yürüyüşe katılırdım" dedi.

15 Şubat 2015 Pazar

Cennet Ayaklarımın Altında Değil

Cennet, çok eminim ki, benim ayaklarımın altında değil. Ben oğlumu bunun baskısı ile büyütmek istiyorum. Her şeyden evvel onu ben istediğim için doğurdum, hep anne olmak istediğim için, o zaman babası ebeveyn olmak için doğru zaman olduğuna inandığı için doğurdum. 
Ben oğlum için bir şey yaptığımda, yaptığımı fedakarlık olarak görmüyorum. Ne gecelerce uyanık kalmayı, ne hastayken başında beklemeyi, ne ikimizin çok sevdiği bir yemeği kendim yemek yerine ona ayırmayı, ne biriktirdiğim para ile kendime bilgisayar almayı düşünürken 1 yıldır bekliyor ve istiyor diye ona Play Station almayı...hiç birini fedakarlık olarak görmüyorum. Onun en iyi okullarda okuması için elimdeki tüm imkanları ortaya sermeyi, en güzel yerde yaşasın diye maaşı yüksek ama sevmediğim bir işi yapıyor olmayı hatta ve hatta onun yaşına uygun değil çoğu film, diye çok sevdiğim sinemaya gitmeyi bırakmayı, çok istediğim konserlere gidememeyi de büyük bir olay olarak görüyorum.
Oğlum için ne yapıyorsam sevgi için yapıyorum. Onu çok ama çok seviyorum. Ona hamile kalmadan evvelden tutun da ilk tekmesini hissettiğim, doğumu esnasında benim gibi dev gibi bir kadını nakavt etmesinden, beni kalabalık içerisinde tanıyıp gülümsediği ilk andan, şu anda ben bu yazıyı yazarken; bir kase dolusu etli pilav yerken belgesel izleyişine kadar ki her saniyede, tüm varlığım ile onu çok seviyorum.
Bekar annelik ve boşanma yolunda o çok az zarar gördüyse de o benim kahramanlığımdan değil, yine sevgimden. Babası ile tartışmayı bir kenara bırakıp, insanca iletişim kurmaya çalışmam da oğlum için hissettiğim sevgimden. Onun her başarısında onunla beraber sevinmem, her başarısızlıkta onunla ağlamam, korkusunda korkmam, her an yanında olmayı deli gibi isterken; kendi kanatlarını kullanıp uçması için onu hazırlamam da sevgimden. Onun bunlara karşı bana karşı minnet duyması ise en son istediğim şey. Cennetin benim ayaklarımın altında olduğunu düşünmesi, sevgim için ondan karşılık beklediğimi ima eder ki benim oğlum için hissettiğim sevgi karşılıksız. Cennet nerede mi peki? Cennet, benim öğretebildiklerimin ve yapabildiklerimin sonucunda oğlumun kendi için kuracağı dünyasının tam merkezinde. Cenneti, oğlumun aklında ve yüreğinde. Benimle hiç alakası yok!

Boşanmada Düğün Takılarının Paylaşımı

Düğün yapamadığımız için benim asla aklıma gelmeyen, yapmış olsak da muhtemelen satılıp tükenmiş olacak olan ancak başkaları için çok önemli ve belki de hayat değiştirici bir etken olan boşanma sırasında düğün takıların kimde kalacağı konusuna dair yeni bir karar çıktı.
Radikal'in 04 Şubat 2015 tarihli haberine göre:
"Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, kadına takılan takıların tamamının kadına ait olduğunu belirterek, boşanan kadına bu takıların aynen iade edilmesi gerektiğine hükmetti.
(...) Kararda, “Evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır, ona iadesi gerekir” denildi. Karar davalı koca tarafından temyiz edildi.
Temyiz istemini görüşen Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, yerel mahkemenin kararını bozdu. Dairenin bozma kararında, “Gerekçeli kararda hüküm altına alınan eşyanın cins, nitelik, miktar ve değerlerin ayrı ayrı gösterilmesi gerekir. Davacının aynen iade talebi bulunmadığı gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır” denildi.
Yerel mahkeme, kararında direnince konu, Hukuk Genel Kurulu’nun gündemine geldi. Kurul oybirliğiyle direnme kararını haklı bularak dosyayı yeniden hüküm kurması için 6. Hukuk Dairesi’ne gönderdi. Daire, yeniden ele alacağı kararı yerel mahkemenin görüşü doğrultusunda onayacak. Düğünde takılan tüm takılar, kadına iade edilecek."
Kaynak: Radikal 


Bu gelişme eminim boşanacak  bir çok kadın için çok iyi bir haberdir. Ancak, rica ederim, boşanma esnasında çirkinleşmek çok kolay. Kendi hakkımızı maddi ve manevi olarak elbet korumalıyız ancak kimsenin hakkını da yok yere yememeliyiz. Her şey öncelikle çocuklarımız için.

#sendeanlat ve Kaybolan Çocukluk

Özgecan Aslan. 
İlk değil bu beni nefessiz bırakan, acısının yüreğimi dağladığı tecavüz ve şiddet hikayesi. İstanbul'a taşındığımdan bu yana Kadın Cinayetlerine Son Platformunu yakından takip ediyorum. Yürüyüş ve toplantılarına katılmaya çalışıyor, onlar için gelir sağlayacak projeler düşünmeye çalışıyorum. Her gün yeni bir şiddet ve cinayet hikayesi çıkıyor karşıma. Annesi babası tarafından defalarca dövülen, kendi şiddet görmüş bir insan olarak benim için hakikaten çok zor bu gerçeklerle her gün yüzleşmek. İnanın gözlerimi kapatıp bu olayların hiç biri aslında olmuyormuş gibi davranmak benim için çok daha kolay...ama çok da bencilce, çünkü biliyorum ki ben susarsam bir başka kadın kardeşim benzer bir taciz ve şiddete maruz kalacak. 
#sendeanlat bu yüzden çok önemli. Ben ilk tacizimi 6-7 yaşlarında yaşadım ben. Babam ve kocam beni dövdü, sevgilim dediğim erkekler cinsel ilişkiye zorladı, arkadaşım dediğim erkekler, genç erkek öğretmenler boş okul sınıflarında beni sıkıştırdı. Dolmuş ve otobüslerde yabancı bedenler bedenime dokundu, iş yerimde kadın olduğum için kapıya dayanan erkek çalışanlar oldu, yere düşen kitabı almak için eğildiğimde "bana kıçını mı göstermeye çalışıyorsun" diyen erkek profesörüm oldu. Böyle büyüdük biz. Kendimizi korumaya çalışarak. Giyim tarzımızı, beden dilimizi, davranışlarımızı hatta tebessümlerimizi bir idareli kullandık her yerde ulu orta ortaya "buradayız" diyemedik, yanlış anlaşılır diye...pıstık kenara, köşelerde saklandık. Erkeklerden korktuk, başka kadınların büyüttüğü erkeklerden.
Şimdi de ben bir erkek çocuk büyütüyorum.
Özgecan Aslan için yapılan, yine Platformun düzenlediği cumartesi günkü Taksim yürüyüşüne ben de gittim, oğlum da yanımdaydı. Kadına karşı şiddet yürüyüşü olduğunu biliyordu. Çok düşündüm götürmesem mi diye ancak bu kaçıramayacağım bir yürüyüş idi ve oğlumu bırakamayacaktım. Benimle geldi. Henüz çocuk, ne gerek var diye çok düşündüm ancak baklava, çikolata çaldıkları için hapis cezası yiyen, ekmek almaya çıktıkları için vurulan, belli bir etnik kökene sahip oldukları için hedef gözetilerek öldürülen çocukların ülkesine neyin çocukluğundan bahsedeceğiz. Neyi, ne kadar saklayabiliyoruz yavrularımızdan. Çok temel bir hak olan aydın, tarafsız, laik eğitim için henüz ilkokuldayken boykot yapmak zorunda olan çocuklarımızın hangi çocukluğunu koruyabiliyoruz. Tacize karşı ellerindeki tek silahın çığlıkları olan bu çocuklarımızın, parkta bahçede yaşayacak yerde dört duvar arasında geçen hangi özgürlüklerini koruyabiliyoruz. Siz yaşına göre erken diye cinselliği anlatmasanız da, bilgisiz, cahil bırakılan ve kontrolsüz büyüyen bir sınıf arkadaşının; siz arkanıza döner dönmez internet'te bulduğu şiddet içerikli porno filmlerini göstermesinden nasıl koruyabilirsiniz ki (bir arkadaşımın oğlunun başına gelmiş gerçek olay, ben de kendi oğlumun aynı yaştaki arkadaşının bilgisayarını internet'e bağlamaya çalışırken görmüştüm internet'te şiddet içerikli porno aradığını).
Oğlum da geldi benimle yürüyüşe. Bir erkek olarak kadın kardeşlerini, arkadaşlarını koruması gerektiğini erkenden öğrenmek zorunda olduğu bir Türkiye de yaşıyoruz çünkü. Geldi çünkü o bir sınıf arkadaşının yaşça daha büyük erkek çocuklarca taciz edildiğine şahit olmuştu daha minnacık bir ilkokul öğrencisiyken. Geldi çünkü kendisini korumak zorunda ve özellikle kız arkadaşlarını kollamak zorunda. Geldi çünkü yanlışların neler olduğunu erkenden bilmek zorunda, çünkü hatalar o kadar yaygın ve ulaşılır ki doğruları parmak ile göstermek gerekiyor. Belki o çocukluğunu bugün feda ederse yarın onun çocukları daha güvenli ve özgür bir ülkede büyüyebilir ve umarım onların Türkiye'sinde başka Özgecan'lar olmayacak. 

14 Ocak 2015 Çarşamba

Dersine Çalış


Oğlum bu sene akademik kariyerinin ilk hüsranını yaşayarak bir dersten düşük not aldı. Bugüne kadar tüm notları süper olan oğlumun bu krizini özel ders aldırarak bir miktar telafi etmesine yardımcı oldum. İkinci sınavdan çok daha iyi bir not aldı ancak karne zamanı yaklaşırken, o dersten 5 almasının çok mümkün olmadığı dank etti kendisine. Bugüne kadar mükemmel karnesi ile gönül rahatlığıyla tatilini yapan çocuğum, bir anda paniğe kapıldı ve geçtiğimiz akşam ağlamaya başladı. Başarısızlık olarak adlandırdığı bu gelişmeye karşı içi rahat etmediği gibi bir de "babama ne diyeceğim" tedirginliği bastı.
Oğlumu rahatlatmaya çalıştım. Başarısızlığın ancak ondan ders çıkarılmadığı zaman gerçek bir başarısızlık olduğunu ve derslerine yeterince çalışmayıp, zorlandığı konularda yardım istememenin sonuçları ile bu kadar erken yüzleşmesinin aslında şans olduğunu anlattım önce.
Hıçkırıklar arasında "babama ne diyeceğim" deyince de üzüldüm açıkçası. "Ne baban, ne de bir başkası senin eğitimin için sorumluluk almadığı gibi, ilgi ve destekleri karneden karneye 'kaç aldın' demekten öteye gitmiyor. Bundan dolayı onlara hiç bir şekilde bir cevap borçlu değilsin. Senin öncelikli sorumluluğun kendine" dedim.
Çok mu sert oldu diye düşünürken, hıçkırıklar arasında "ya kış tatilinde ders çalışmam için zorlarsa" dedi. Hey allahım...ben psikolojik ve gelişimsel çözümlemeler yapmaya çalışırken veledin derdine bak! "Ben söylerim, ders çalıştırtmaz sana. Nasıl olsa senin sorumluluğun %100 bende, bu yüzden seninle beraber bu tip kararları verebiliriz" dedim. "Uzaktan ebeveynlik olmaz ki yahu" diye söylene söylene ayrıldım yanından. Herkes dersine çalışacak efendim!

Bekar Anneler Destek Grubu Güncelleme

Bekar Anneler Destek grubuna artık online olarak da katılmak da mümkün. Bilgi için bekarveanne@gmail.com. Ayrıca 25 Ocak, Pazar günü toplanıyoruz. Katılmak için yine bekarveanne@gmail.com.

Annelik Kariyerine Bekar Anne Yaklaşımı

Son zamanlarda fazlasıyla maruz kaldığımız karmakarışık, hüzün dolu, adaletsiz ve hatta acımasız siyaset dünyasına değinmeden geçmek mümkün olmuyor. Öyle ki benim elim ayağımı kilitliyor olaylar. Donup kalıyorum ve çok sevdiğim şeylerden uzaklaşıyorum. Yazmak, dahası buraya yazmak anlamsız geliyor ama yazmak lazım değil mi. Hele hele bir kadın olarak hepimizin sesimizi olduğunca kuvvetle duyurması lazım.
Hepiniz duymuşsunuzdur, Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu bir annenin "annelik kariyerinin" hayatının en önemli kariyeri olduğunu beyan etti ve bunu yılbaşında doğan ilk bebeği ziyareti esnasında yaptı. Daha sonra yaptığı açıklamalarda, Müezzinoğlu "Annelik asla vazgeçilmeyecek, insanlığın varoluşundan sonuna
kadar var olacak bir kariyerdir. Annelik tartışılmasız ve kutsal bir kariyerdir" diye tutumunu sürdürdü; aldığı onca tepkiye rağmen.
Müezzinoğlunun sözlerinin annelik ve hatta kadınlık açısından değerlendirilmesini, eleştirilmesini ve hatta savunulmasını benden çok çok daha yetkin, çok iyi yazarlar, çizerler ve siyasetçilerlerin kaleminden, ağzından dinlediniz. Ben burada tekrar tekrar söylenenlerin saçmalığını ifade etmeyeceğim. Annelik için çıkarılan "teşvik paketlerinden" de bahsetmeyeceğim (sanki rahmimiz de yeni donanım geliştirip, vajinamızdan en son yüksek teknolojili bilgisayar çıkarıyormuşuz gibi geliyor bana bu 'teşvik' kavramı - zaten hakkımız olan şeyleri paketleyip hediye veriyorlarmış gibi önümüze koyuyorlar paketten ne çıkacağı belli değil, pandoranın kutusu vesselam). Ben size kariyer tanımını yapacağım.
Kariyer, en basit ifadesi ile bir yolculuktur, bir gelişimdir. Bu tanım içerisinde annelik de bir kariyer olabilir tabii, gezgin olmak da, serseri olmak da. Fakat siyasilerimizin kelimelerin özenli seçimi tesadüfi değil (neydi...manidar idi değil mi). Günümüzde ve en yaygın ve alışılmış kullanımında; bir insanın belli bir meslekte çalışıp kendisini belirli bir alanda geliştirip, geliştirdiği bu alandaki hizmet ve iş gücü karşılığında para alırken artan rütbe ve sorumluluk ile ödüllendirilmesine kariyer denir. Kariyer basamaklarına tırmanılır veya stabil ve sabit bir kariyer sahibi olunur. Ya muhasebe departmanında yıllarca aynı pozisyonda çalışabilirsin, ya da yükselip muhasebe müdürü filan olabilirsin.
Bu kariyer denilen şey, çeşitli alanlarda edinebilir; tıp, eğitim, satış v.s. gibi. Bir insan, aynı benim gibi, bir kaç alanda da kariyer sahibi de olabilir. Ben, bugüne kadar, tam olarak 3 ayrı meslekte mini mini kariyerler yaptım ama annelik asla bunlardan biri değildir.
Müezzinoğlu eğer her kadının bir kariyere sahip olması gerektiğini söyleseydi, onu ayakta alkışlardım. Her insan çalışmak zorunda değil, hatta eğer her gün çalışmadan hayatını maddi anlamda idame ettirirken manevi anlamda da mutlu olabiliyor ise, lütfen sırrını bizimle paylaşsın. Ancak, her insan mutlaka bir meslek sahibi olmalıdır bence hatta listenin en başına da özellikle bu ülkede, kadınlar gelmelidir.
Neden mi özellikle kadınlar? Kabul edin, bu ülkede kadınlar erkekler tarafından eziliyor, dövülüyor ve hatta öldürülüyor. Milli kapsamda bir kısmetsizlik var diyelim, işin sosyolojik ve psikolojik sebebi ve boyutlarını tartışmak istemiyorsak. Ben misal. Çalışmıyor olsaydım, hayatta boşanamazdım. Zaten evden kaçarak evlenmişim, ailem beni dışlamış, baba evine dönmek gibi bir şansım yok... a lütfen, ben bunu yazarken kırsal bir köyden veya yaygın tarifi ile şehrin varoşlarından yazmıyorum; yüksek lisans sahibi, dil bilen bir ailenin, yüksek lisanslı ve dil bilen kızı olarak yazıyorum. Ancak tüm bunlara rağmen meslek olarak kullanacağım bir altyapım ve deneyimim olmasaydı ne kendime ne de oğluma bakabilecek durumda olurdum. 3 farklı alanda "kariyer" yaptım ama 3'ün 2'sini tamamen sıfırdan öğrenerek edindim dahası eğitimini aldığım işimi bile yapmıyorum.
Velhasıl, ben boşanabildim çünkü ayaklarımın üzerinde durabilecek kuvvetteyim. Bunu tekrar açmalıyım: ben şiddet gördüğüm bir ilişkiden sade ve sadece çalışabildiğim için bu kadar az hasar ile kurtulabildim. Tekrarlamama gerek yok sanırım.
Peki bir de kariyer kavramına kadınca bir bakalım.
Ben çalışmaya başladığımda zaten evlenmiştim. İlk işimde bu yüzden çok rahat çalıştım ve yükseldim. Bu işimi oğlumun doğumundan sonra bırakmak zorunda kaldım. İkinci işimde anneydim ve çok erkek egemen bir sektörde, çok maço bir patron için çalıştım. Yaptığım işi, mesleği sıfırdan öğrendim ve inat ettim. O kadar çok çalıştım ki patron  bana izin vermezdi ben de buna karşılık önce saklayarak, sonra da ulu orta oğlumu işe götürmeye başlamıştım. Çok çalışıp, şirketin vazgeçilmezi haline geldiğim için ofiste çocuğa göz yumuyorlardı (bazı geceleri oğlumu uyur halde eve götürürdüm). Burası küçük bir şehirdeki küçük bir ofis idi, yani küçük denizdeki büyük balıktım. Şanslıydım evet, ama şansımı çok çalışarak arttırdım. Daha sonra İstanbul'a taşındım. İlk plaza işimde, işe ilk başladığım gün patron bana 2 sene hamile kalmayı yasakladı... evet, evet yasakladı! Büyük şirketler dünyası ise çalışan ve çocuğuna bakacak bir yakını veya ücretini karşılayamadığı için bir bakıcısı yok ise, çetindir. Geç toplantılara kalamazsın, seyahatlere çıkamazsın, çocuğun hastalanması ve işten izin almak zorunda kalman ise düşünülemez bile. Senin yerin her an genç, evlenmemiş bir kadın veya daha da iyisi, bir erkek çalışan tarafından doldurulabilir. En anlayışlı "a tabi evine git çocuğunun yanına" diyen patron bile sen daha kapıdan adımını atar atmaz senin arkandan rahatlıkla sövebilir.
Anneler için kariyer zor, bekar anneler için ise daha da zor.
Tutamayacağım kendimi. Rahmimi bir laboratuvarmış gibi görmeme sebep olan şu teşvik paketini az da olsa irdeleyeceğim.
Gel gelelim part-time işlere, hani siyasilerimizin çıkardığı "teşvik paketinde" yer alan ve "devlet ile özel sektör el ele" kadınlara destek olacak part-time işlere. Kadın evde hangi işi yapacak? Ya da şöyle soracağım... ofis içerisinde bir çalışana iş yaptırmak varken, part-time olarak kadına evde yapılması için hangi iş verilecek? Peki diyelim ki verildi. Part-time işten kazandığı para yeterli olacak mı? Çocukları büyüdükten sonra, bu kadın iş gücüne dış dünyada yeniden katılmak istediğinde, tecrübesi ofis içerisinde aynı işi yapan bir başka çalışan ile eşdeğer kılınacak mı? Kariyer merdivenlerini aynı şekilde tırmanabilecek mi? Ofis deneyimi olmayan kadın, evden part-time hangi işi yapacak?
Bir bekar anne, özellikle babadan nafaka veya herhangi bir yardım almıyor ise, part-time çalışarak evini geçindirip çocuğuna dışarıda çalışan bir aile ile aynı şartları sunabilecek mi? Bence hepsinin cevabı (haydi kötümser olmayayım, şimdilik diyeyim) hayır. Kötüsünü söylerken, iyi tarafını söylememek olmaz... diğer bir yandan part-time iş güzel bir fikir ve çok yapıcı da olabilir ama günümüz iş dünyası şartları buna hazır mı? Ful-time çalışmak için kreşler yeterli mi? Kreşlerde çocuklarıma neler öğretilecek? Liste uzar da uzar.
Peki neden bu annelik kariyeri söylemi?
Kadınsın, sus otur. Erkenden evlen. Al sana devletten evlenmek için para yardımı, haydi şimdi de doğur. 3 değil 5 doğur. Çalışma, okuma da hatta, cahil kal ki sırtından sopa, karnından da sıpa eksik olmasın, sorgulama çocuklarına da sorgulamayı öğretme. 
Cahil kalmanın bedeli ise çok ağır biliyorsunuz sayın ülkemin seyircileri.
Anlatamadıysam tekrar kısaca özet geçeyim... Kadın çalış. Devamlı çalışamasan bile, çalışacak kadar bir işi bil ki etrafında sırtını dayanacak kimse kalmaz ise kendi ayaklarının üzerinde durabil. Kanma boş vaatlere. Aç gözlerini, gerçekleri gör. Önce kendin sonra da çocukların için daha iyisini, en iyisini iste. Senin kariyerin annelik değil, senin mesleğin kariyerin. Annelik ise kullanıp kullanmayacağın sana kalmış bir seçenek

3 Ocak 2015 Cumartesi

Kimlik Önemlidir: Boşandıktan Sonra Soyadı Değişikliği

Boşandıktan sonra yapılacak önemli işlerden biri kimliğin değiştirilmesidir. Benim gibi duygusal bir karmaşa yumağı iseniz, bu işlem sizin için de çok teferruatlı hatta belki de uzun süre ertelediğiniz bir iş olabilir ancak aynı zamanda çok da eğlenceli ve özgürleştirici bir deneyim haline getirmeniz mümkün.
7 adımda yapılacaklar:
1. Hiç gitmiyorsanız bile, kimliğinizi değiştireceğiniz gün kuaföre gidin ve saçlarınıza güzel bir fön çektirin.
2. Yeni, yep yeni bir gömlek giyin.
3. Hafif bir makyaj yapın, abartmayın (hep makyaj yapıyorsanız zaten abartın gitsin) bugün özel bir gün.
4. Fotoğrafçıya gidin, aynadan yüzünüzü ve saçlarınızı son bir kontrolden geçirin ve tabureye otururken kendinize "bundan sonra her şey çok güzel olacak, ben çok güçlüyüm" diyin ve en içten, kendinizi sevdiğinizi gösteren en sıcak ve en özgüvenli gülüşünüzü gösterin.
5. Yeni basılmış fotoğraflarınız ile nüfus müdürlüğüne gidin zaten gerisini orada halederler.
6. Yeni basılmış, taptaze kimliğiniz ile bir kahve içmeye gidin. Biraz hüzünlenmek normal ama ne kadar yol aldığınıza bir bakın ve geleceğin süprizleri için hazır olun.
7. Kimliğinizi cüzdanınıza sokuşturun ve kuyruğu dik tutun. Alt tarafı bir kağıt parçası yahu! Sizi tanımlayan sizin özgüven ve özsaygınızdır! Haydi devam yola.

Boşandıktan Sonra SGK ve AGİ

Boşandıktan sonra ilk yaptığım işlerden biri, SGK'ya gidip çocuğumu üzerime geçirmekti. Babası üzerinde görünen oğlumun sigortasının benim üzerimden yapılmasını istiyordum keza babası sürekli işsiz olduğu için, sigortasının sürekliliği de yoktu ve herhangi bir sağlık durumunda dımdızlak ortada kalmak istemiyordum. Diğer bir yandan da Asgari Geçim İndiriminden faydalanmak istiyordum. Zaten nafaka vermediği gibi, çocuktan dolayı artan AGİ gelirinden de faydalanıyor olsun istemedim. 
Bu sene yıl sonu hesaplamalarımı yaparken (2 senedir zamsız çalışıyorum iş değiştirip, kısa süreli çalıştığım için) 2015 yılı AGİ'sine bakayım dedim. Bekar ve 1 çocuklu kişi eşi çalışan 1 çocuklu kişi ile aynı rakamı yani 100,74 TL alabiliyorken, evli ve eşi çalışmayan kişi 118,26 TL alabiliyor. Ben bu duruma çok içerledim ama sanırım duruma şu açıdan bakılıyor: Evli olsun veya olmasın bağımlı tek kişi olduğu zaman verilen AGİ, bağımlı 2 kişinin olması durumundan daha düşük oluyor. Hayli çok atarlanmıştım ben bu konuyu çözünceye kadar ve çözünce aslında atarlanacak çok şey olmadığına kanaat getirdim (başka bunca şey varken ülkemizde atarlanacak) fakat yine de yazmak ve hatırlatmak istedim: çalışıyorsanız SGK'ya soyadınızı bildirmeniz gerekiyor. Ben SGK'ya hem soyadı değişikliğimi bildirmiş hem de mahkeme kararının beyanı ile oğlumun SGK'sını kendi üzerime almıştım hatta işlemi yapan memur "Ne gerek var ki kalsın babasının üzerinde" gibi saçma sapan bir yorum yapmıştı. Yorumlara kulaklarınızı tıkayın ve çocuğunuzun hakları için savaşın. Aylık 100 TL çok para.