30 Eylül 2013 Pazartesi

Bekar Anneler Bir Arada

Bekar anneler olarak bir arada birbirimize destek olabileceğimizi düşünüyorum. Amacım (şimdilik) İstanbul da yaşayan bekar anneler, hayatının bir döneminde tek başına çocuklarını büyütmüş anneler veya boşanmayı düşünen anneler olarak bir araya gelip hikayelerimizi paylaşabileceğimiz veya sadece oturup dinleyebileceğimiz bir destek grubu kurmak. Bir aradayken birbirimize çok desteğimiz olur diye düşünüyorum: İş bulma, bekar anne olarak iş ve ev dengesini sağlama, tek başına çocuk bakımı, maddi planlama, boşanma sonrası değişimler, çocuklarımızın boşanma konusundaki tepkileri, eski eş ile iletişim konuları gibi bir çok konuda birbirimizden öğrenebileceğimiz çok şey var. Eğer hedeflediğim gibi bir noktaya gelebilirsek, el birliği ile iş ve sosyal çevrede bekar anneler için hayatı kolaylaştıracak bir çok çözüm üretebiliriz diye düşünüyorum. Bir aradayken yalnız değiliz :)

Eğer ilgilenirseniz lütfen bana bekarveanne@gmail.com adresinden yazın. İlk fırsatta bir kaç bekar anne bir araya gelelim isterim. Belli bir kişi sayısına ulaşınca en uygun tarih ve mekanı kararlaştırıp, e-mail üzerinden paylaşırız. 

Biliyormuş Gibi Yapmak

Hep diyorum ya kızlarla dolu bir ailede büyüdüm diye; bilemedim bu erkek çocuk olma durumunu. Meğer erkek çocuklar boğuşmak istermiş. 
Oğlum hep sessiz, sakin ve uslu bir çocuk oldu şükürler olsun. Sevdiği tek spor yüzme. Koş dersin, koşmaz. Futbol dersin, o da ne der. Baskete yazdırırsın, top çarptı diye kursu bırakır. Ben de açıkçası pek ısrar etmedim. Canı ne istiyorsa, ilgisi ne yöndeyse öyle devam etsin dedim. Fakat ne yazık ki etkin bir baba rolünün eksikliğinin etkisini yeniden gördüm.
Eski okulunda spor alanı olmadığından, oğlumun beden eğitimi dersleri pek olmazdı. Yeni okulunda ise binanın içinde spor salonu olduğu gibi bir de düdüklü müdüklü bir de beden eğitimi hocası ve haftada 2 saat dersi var.
İlk dersi sıkıntısız atlatan oğlum, ikinci derste koşması istenince ve yarıştığı grupta sonuncu olunca, normalde güzel resim yapma yeteneği veya bilimsel konuşmalarından başka bir konu da daha ilgi çekmiş oldu ve bir başka çocuk tarafından "salak olduğu" söylendi. Bu lafa çok içerleyen velet, bu yüzden sınıf arkadaşı ile kavga ettiğini ve onu ittirdiğini anlattı bana ağlaya ağlaya.
Kendisine beraber koşmaya çıkacağımızı ve antrenman ile hızlanacağını söylesem de içim cız etmedi değil. Erkek arkadaşlarım oğulları ile boğuşuyor, top oynuyor, alıyor suya atıyor, tutuyor. Babaları tarafından ilk bakışta canice gelen bu davranışlara maruz bırakılan çocuklar; yaşları büyüdükçe daha güçlü ve fiziksel aktiviteye daha yatkın büyüyor. Ayrıca güvenli bir ortamda rekabet etmeyi de öğreniyor sanırım. Bazen babayı yeniyor, bazen de yeniliyor. Bizim durumumuzda ise, hapşursa bile dünyanın en güzel şekilde hapşurduğuna inanan annesinin sonsuz yüceltmeleri ile çocuk hep birinci olacağını düşünerek, gerçek yaşamda başarısızlıkla karşılaşınca, abuk subuk tepkiler verebiliyor (haydi ama... kabul edin siz de en az benim kadar nevrotikleşebiliyorsunuz çocuklarınız konusunda!).
Hal böyleyken, bu meseleyi ele alabilmek için oğluma bisiklete binmek için pazar günü parka götürdüm. Normalde bisiklete binmeyi bilen oğlum, ilk taşındığımızda kaza yaptığından dolayı biraz korkmuş ve bir daha binmemişti. 1,5 saatlik çabadan sonra, oğlum düz yolda bisikletinde gidiyor ben de yanında "evet evet yapabilirsin, yiiihuuuu" diye bağırarak koşuyordum.
Bu arada... ben bisiklete binmeyi bilmem! Ama bilmediği şeyleri bile biliyormuş gibi yapmak annelerin en büyük sırlarından biri değil midir? Yoksa siz benim o matematik sorusunun cevabını önceden bildiğimi mi sandınız! "Önce Türkçe ödevini bitir sonra beraber bakalım" diyip, mutfakta gizli gizli önce çözdüm de anlattım ben çözümü.

8 Eylül 2013 Pazar

Kısa Kısa...

1. Evde hala internetim yok. Bir yıllık abonelik ile aldığım mobil internet hattım evimizde çekmiyor. Şikayet ettim, taahhüdü kaldırdılar ama vergi ödemem! 7 ay daha internetim yok sanırım.
2. Akılsız bir telefonum var, twitter'a giremiyorum. Meğer çok lazımmış! Bakalım, kısmet ne zaman alırım bilemiyorum.
3. Oğlum eve döndü. Mutluyum. Sorun yok. O da mutlu görünüyor. Çok özlemişiz birbirimizi çok!
4. Babası 1 kuruş vermemiş. Bayram harçlığı toplamış oğlum ama babadan ne okul için ne de başka bir şey için para yok!
5. Baba sevgilisi ile tatile çıkmış, sorun değil çıkar tabii. Çıksın mutlu olsunlar ama oğluna para verseymiş birazcık! Ayrıca oğlu onunla yaşarken hiç tatile götürmemiş!
6. Babası hala evin satılmasını istiyor, ben de kiracı ile boğuşuyorum! Bu konuda bir şey yapmayacağım bir süre daha ama ev satılırsa çocuk için nafaka isteyeceğim! Kararım kesin! (haha, değil... aklım gidip geliyor!)
7. Avukat ile konuştum, söyledim mi size? Söyledim ama tekrarlayayım... Vekaleti bende ama ben babaya götürmek zorunda değilim, baba görmek istiyorsa gelmeliymiş! Gelir mi gelmez mi zaman gösterecek! Ben götürecek miyim? Hayır. Nen bunu bir kere yaparsam hep yapmak zorunda kalacağımı söylerken, annem yaparsam hala onun kölesi olduğumu kabul etmiş olacağımı söylüyor. Ben sadece oğlumun mutlu olmasını istiyorum ve bu yüzden de zorlanıyorum! Bakalım... oturur elbet bir düzen!
8. Oğlum özlemiş babası ile diğer aile fertlerini. Bunu söylediğinde içime bir ateş düştü resmen! İstemiyorum o insanları özlemesini, bence hak etmiyorlar oğlumun bu tertemiz duygularını ama yapacak bir şey yok, ailesi... özleyecek tabii. Biraz da kıskanıyorum sanırım! 
9. 35'ime yaklaşırken bir çocuk daha istiyorum diye bağıran hormonlarımı çikolata ile bastırıyorum! Rüyamda bebek, erkek bebek, kız bebek, bebek arabası, bebek kıyafetleri, bebek pudrası ve hatta bebek bezi görmeye başladım! Biyolojik saat doğruymuş. Ben benimkinin pillerini çıkaracağım!
10. Yine iş arıyorum. Beni işe alanlara minnettar olsam da pek bana göre bir iş değilmiş. Umarım yakında mutlu olacağım bir iş bulurum.
Yazamıyorum diye küsmeyin, vallahi yeni imajımızla karşınızda olacağız... çok yakında... şu hesabı kitabı bir oturtayım, söz! 

Halbuki Hepimiz İşçiyiz

Plaza çalışanları kervanına bende katıldım arkadaşlar! 
Çok komik oldu, bildiğiniz Kezban İstanbul'da hallerim.
İlk geldiğimde bir binaya kart ile girmenin sadece Amerikan filmlerinde gösterdikleri fabrikalarda olduğunu sanmıştım. Sorun, metro da sağ tarafa kart konulup turnikede geçilirken, iş yerlerinde bunun sol tarafa kaymasıdır. Bildiğiniz inat ettim uzun süre bu düzenle! Yıllarca ofis diye bir apartman dairesine normal anahtar ile giren ben, kartlı sisteme geçiş yaptığımdan bu yana ofise banka kartı metro kartı, Migros kartı ve hatta yemek kartı ile girmek konusunda ısrarcı davranışım ile Kezban sıfatına hak kazandım. Hayır neden kart okuyucuları standart değil... sağda kartı göster, turnikeden geç. Hatta kartlar bile tek olmalı bence! Migros kartı, oyuncakçı indirim kartı, banka kartı ve iş kartı hepsi tek olsun çok rahatlayacağım! Bir kere kart okutmadan geçmeye çalıştım turnikeden. Önemli değil...sadece bir kaç kemik kırdım sanırım!
Gel gelelim meşhur öğle yemeklerine.
Yarabbim, bizim özel bir gün kutlaması olarak kırk yılda bir yediğimiz burada normal öğlen yemeği. Ben her gün böyle beslensem yemek paramın ay sonunu görmeyeceğini bildiğim için verdim kendimi salataya! "Ehü ehü formumu koruyorum da..." derken içimden "ulan! Bu domatesin bizim oralarda 10 kilosu bu paraydı ayıp ayıp" diye söyleniyorum. En komiği de insanlar yemeklerini yerden bir hafta önce bilmemne restoranında  yedikleri bilmemneli yemeklerinden bahsederek yiyor yemeklerini: "ay soandso daki mantar pilakili somon fümeli kişniş soslu böğürtlenli patates çok ağırdı!" E bacım, ağırdı belli daha hala hazmedememişsin! Nesi var canım öğlen mercimek çorbası üzeri 2 tane biber dolması yemenin!!
Hele dergiden fırlamış insanlar! Her an moda çekimine gidecekmiş kadar süper bakımlı halleri ile her an poz veriyormuş duruşları beni çok şaşırtıyor ve eğlendiriyor. Ne tuvaleti gelir, ne kilo alır hallerinin yanında ben paçozluğumla ambiyansı çok bozuyorumdur eminim! Saçım sabah işe girdiğim gibi kalmıyor öğlene kadar. Akşam çıktığımda işe göz kalemim, gözümden yanağıma veya şakaklarıma kadar uzanan siyah bir çizgi halini almış oluyor... ruj mu? O sabah kahvesi ile yenmiş oluyor metrodan alınma simit ile beraber.
Bir de muhabbetleri var denk geldim mi beni kopartan. "Ayyy, çocuk çok zor" diyor bir tanesi "illa annen olacak yakınlarında yoksa kariyer ile çocuk yapılmaz" diyor taze manikürlü elleri ile 12 tl'lik kahvesine uzanırken (ben bu arada çantama ıslak mendil ve peçete sokuşturuyorum evde lazım olur diye)! Tatil planlarını anlatıyor bir diğeri "Bodrum çok kalabalık olabilir, çeşmeye gidelim dedim ama Haluk illa İspanya turu diyor" der ben gözlerimin seğirmesini kontrol altına almaya çalışırken!
Plaza içerisinde bitmeyen hafta sonu maceraları, akşam eve gelecek misafirler, düğün dernek planları konuşulur saatlerce! Fazla bilgi yüklemesinden beyinim patlamak üzereyken bir arkadaş ofis politikası isimli albümü plaka takıp loop'a alır.
Tüm bu insanların aslından benden hiç bir farkı yok! Önce de işçiydim... şimdi de işçiyim. Onlar da işçi! Evet ben kezban ve diğeri de leydi ama olsun ikimizin de SGK'sı var mı, var! Ayrıca ben çocuğuma tek başıma bakıyorum, saçımdaki de ev boyası, gerekirse de kına olur! Hınh!

Korkularım

Geçmiş korkularımız ile hareket etmenin bizleri sadece felç ettiğini öğrendim bugün bir daha. Oğlum döndü... evimize. Daha henüz tam alışamadı İstanbul'da olmaya. Ben de onu mutlu etmek için şekilde şekle giriyorum. Bir çok aktiviteyi içimden gelerek yapsam da, bazı şeyleri gerçekten de sırf o mutlu olsun, İstanbul'u çok, en az benim kadar çok sevsin diye çırpınıyorum fakat bugün bir tartışmamızın üzerine buraya sırf ben istediğim için geldiğini yineledi. Tamam canım kabul ediyorum! Daha çocuk o; neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilmiyor ve benim biliyormuş gibi davranmam çok da normal değil ayrıca daha bir süre daha sevmeyecek burayı ve sonra arkadaş edinince, alışacak ve sevecektir. Sevmezse de sevmeyecektir ama ben o kadar alışmışım ki bir şeylerin bozulacağına dair korkmaya; eskiden korka korka kendi korkularımı haklı çıkarttığım gibi şimdi de o korkularım ile çocuğa yüklenip ona duymaktan korkuttuğum sözleri söyletmeye başardım!
Tüm bunlardaki dersimiz: korkmayın, tedirgin olun ama korkmayın. Tedirginlik iyidir, hayatta kalmayı sağlar ama korku felç eder, karar almayı engeller. Korkup İstanbul'a taşınmaktan vazgeçseydim, hala ezildiğim bir iş yerinde çalışmaya çalışıyor, eski anılarla boğuştuğum bir şehirde yenilenmeye çalışıyor ve tüm bunların acısını kendimden ve de oğlumdan çıkarmaya çalışıyordum. Bu planım işe yarayacak mı yaramayacak mı bilmiyorum ama en azından şu anda çok sevdiğim İstanbul da, dünyada en çok sevdiğim insan ile beraber yaşıyorum. Eminim oğlum da bunu hissedecektir çünkü korkularımın beni felç etmesine izin vermediğim gibi tedirginliklerimi duymazlıktan gelmeyip ona en uygun yaşam ortamını elimden geldiğince kurdum. Umarım işe yarar.
Tüm bunları, "aman Allahım ne muhteşem bir insanım" demek için yazmadım, hatta bugünkü krizimi görseydiniz, benden utanırdınız! Patetik bir haldeydim yine! Ama, ben denedim, sanki oluyor gibi. Siz de deneyin.

Korkularınız sizi felç etmesin! Hareket iyidir!