28 Mart 2013 Perşembe

Süpheye Düşürülmek, Manipülasyon ve Gaz Lambası

Size bir filmden bahsedeceğim. İzlemedim ama hayatıma yön veren çok önemli bir filmdir. 1938 yılında sahnelenmiş ve adı Angel Street olan bir oyunun beyaz perdeye 1940 ve 1944 yılında Gas Light ismi ile uyarlanan eski bir filmdir. Filmin konusu şöyle:
Karısının zenginliklerine ulaşmak isteyen kocası; kadını ortadan kaldırmak için onu delirtip bir akıl hastanesine yatırmak ister. Böylece karısı bir hastanede kilitliyken rahatça kadının evinde olduğunu düşündüğü hazine'yi arayacaktır. Kadını da delirtmek için adam her gece tavan arasında hazineyi ararken evin gaz lambalarının ışığını azaltırmış. Kadın ışıkların azaldığını fark eder ama kocasına bahsettiğinde, kocası bunun tamamen kadının hayal gücünün bir ürünü olduğunu ve ışıklarda bir sorun olmadığını söylermiş. Kadıncağız da kocasına inanırmış, delireceğini düşünüyormuş.
"Gas lighting" terimi ise 1970'lerde psikoloji kitaplarında yer almış. Bunun anlamı ise; bir insanın gerçeklik ile bağının koparılması için onu manipüle etmektir. Kişilik bozukluğu olarak tanımlanan, sosyopat ve narsist kişilikli insanların bu yönteme sıkça başvurduğuna dair örnekler okudum.
Aslında bakarsanız; hepimiz (özellikle duygusal ilişkide olduğumuz insanlar ile) bir miktar manipülasyon kullanırız. Çoğumuz istediğimiz filmi izlemek için bin takla atmışızdır veya sevdiğimiz pembe koltuğu almak için.... Gaslighting ise çok farklı bir olgudur.
İşin uzmanı olmadığımdan sadece kendimden örnekler vermeyi uygun görüyorum:
  • Bağırıp, çağırıp "dur, sus, bağırıyorsun" denilince, "ben bağırmıyorum ki" diye cevap veren kişi.
  • Söylediği bir şeyi söyledikten sonra, cümleleri ile yüzleştirilince "ben asla öyle bir şey demedim" demesi.
  • Sizi aldattıktan sonra iş arkadaşı ile uygunsuz bulduğunuz yakınlığını sorguladığınızda "ne kadar da paranoyaksın" demesi.
  • Faturaları asla zamanında yatırmayan kişinin faturaları ödeyip, ödemediği sorulduğunda "tabii ki ödedim, paranı mı yedim" diye cevap vermesi.
  • Defalarca belli bir olaydan veya söylemden kırıldığınızı anlatmanıza rağmen sizi üzüp kırdıktan sonra "çok abartıyorsun, fazla dramatiksin" demesi.
  • Size vurduktan sonra, "hep sen beni sinirlendirip bu hale getiriyorsun" demesi.
  • Suçlanacak çok şeyi olmasına rağmen "hep beni suçluyorsun, sanki sen suçsuzsun" demesi.
  • Sizinle plan yapıp, cayması sonra da "ben BELKİ çıkarız demiştim, asla kesin bir plan değildi" demesi.
  • Siz defalarca bir şeyi rica etmenize rağmen yapmamasına rağmen "senin için bu kadar önemli olduğunu bilseydim, yapardım. Sen bana söylemedin" demesi ve buna rağmen asla yapmaması.
  • Sizi üzüp, ağlatıp, kırıp "sen histeriksin, başkaları görse bu halini bana acırdı, senin deli olduğunu düşünürdü"  ya da "neden ağlıyorsun ne var ki" demesi.
  • Sizin için çok önemli olmasına rağmen bir konu için "bir daha bu saçmalığı dinlemeyeceğim" diyip, sizi söyledikleriniz veya inandıklarınızın saçmalık olduğuna inandırması.
  • Emin olduğunuz bir hatıra konusunda "hayır sen yanlış hatırlıyorsun" demesi.
  • "Hep negatifsin", "çok kötümsersin", "senin erkeklerle sorunun var", "daha önce de kız arkadaşlarım oldu, hiç biri senin gibi değil" diyerek inanç, his ve fikirleriniz konusunda sizi şüpheye düşürmesi.
  • "Beni özellikle üzüyorsun" diyerek onun için uygun olmayan durumdan kendisini sonsuza kadar, o bir şey yapmak zorunda kalmadan, kurtarmaya çalışması.
  • Her hangi bir olay için "uyduruyorsun, yok öyle bir şey" demesi. 
  • Bakmanıza rağmen "hayır bakmadın, asla bakmıyorsun, görmüyorsun önündekini" demesi. Aynı şey duyduğunuzdan emin olduğunuz bir şey için "yanlış duydun" veya kesinlikle duymadığınız bir şey için "ben söyledim ama" denmesi.
  • Sesinin tonunu yumuşatmamasına rağmen "gergin misin" sorusuna "ha-yırrr, ger-gin de-ğil-immm" diye cevap vermesi.
  • Yüzü asıkken nesi olduğu sorulduğunda "bir şeyim yok" diye cevap vermesi.
  • Bariz bir biçimde sinirliyken; "sinirli değilim" demesi.
  • Sizinle konuşmayı kesip, "yoo, ben küsmedim ki - küsen sensin" demesi.
Bu liste uzadıkça uzar.
Önemli olan şunlara dikkat etmeniz:-
  • Devamlı kendi düşünceleriniz ile ilgili şüpheye mi düşüyorsunuz?
  • Hep birilerinden (özellikle size yukarıda belirttiğim şekilde yorumlarda bulunan insanlardan) özür mü diliyorsunuz?
  • Hep kafanız karışık mı, ben ne yaptım, yanlış mı davrandım v.b. sorular kafanızı devamlı kurcalıyor mu?
  • Size bu şekilde davranan insan adına hep özür diler halde mi buluyorsunuz kendinizi (örneğin eşinizin davranışları için annenize, patronun tutumu yüzünden müşteriye v.b.)? Özellikle eş durumunda; açıklama yapmamak için kendinizi aile ve arkadaşlarınızdan uzaklaştırdığınız oluyor mu? 
  • Size bu şekilde davranan insan adına devamlı yalan söylüyor musunuz (1 yılda 5. defa işi bırakan biri için "şirketindeki patronu hırsız bir adamdı" v.b.)?
  • Durumu kurtarmak, anlık huzur için yalan söylediğiniz oluyor mu?
  • Hır çıkmasın diye sustuğunuz, doğruluğunuzu savunacak, savaşacak gücü bile bulamadığınız oluyor mu?
  • En basit kararları, karşınızdakinin tepkisi yüzünden sorguladığınız oluyor mu? Ör. "geçen hafta kahvaltıda simit yok diye surat asmıştı ama ondan önce de simit sevmediğini söylemişti, bu pazar simit alayım mı, almayayım mı" gibi.
  • Mutlu bir hayat için ümidiniz kalmadı mı?
  • Devamlı yeterince iyi bir insan, iyi bir eş, anne, işçi, arkadaş olup olmadığınızı sorguluyormusunuz?
  • Ne yaparsanız yapın yeterince iyi olmadığını hatta hep kötü yapıyor olduğunuz hissine kapılıyor musunuz?
  • Sanki eskiden daha özgüvenli, mutlu ve geleceğe karşı ümidiniz vardı ama artık yok, kendinizi tanımadığınız hissine kapılıyor musunuz (ama çok derinden, tüm karakterinizi sanki yanlış biliyordunuz meğer hiç öyle bir insan değildiniz hissi)?
  • Sahip olduğunuz onca nimete rağmen neden mutlu olmadığınızı sorguluyor musunuz? Eviniz, arabanız, güzel mobilyalarınız var, maaşınız yüksek, iyi bir pozisyondasınız ama bir şeyler ters gidiyor hissine kapılıyormusunuz?
Bu konularda yazmak benim için bazen çok zor oluyor. Yeri geliyor hafızamı fazla zorlamak zorunda kalıyorum, yeri geliyor yüreğim sıkışıyor hatırlayınca ama bunlar benim yaşadığım gerçekler ve biliyorum ki eşleri, dostları, aileleri veya işveren ve iş arkadaşlarınca bu tip davranışlara maruz kalan çok insan var. Bu yüzden bunları belki bir kişiye bile bir faydam olur diye yazmak istiyorum ama biraz kopuk oluyor, kusura bakmayın.
Verdiğim örneklerden bazılarını bazen hepimiz ilgi çekmek için yaparız. Masumdur o vakitlerde. Örneğin, kocasına kızmış bir kadın bütün günü sessiz geçirerek nesi olduğu sorulduğunda "hiiiç" diye cevap verebilir. Sağlıklı mı? Bence hayır ama bunun sınırını ben bilemem. Nazlanmak sevginin getirdiği bir oyundur elbet ama iş karşısındakini manipüle etme noktasına geldiğinde, o zaman tehlikeli olur. Duygusal tacizin bir formudur. 
Sağlıklı ilişki örneğini verecek kadar olgunlaşmadım henüz ne yazık ki ama gördüğüm kadarıyla sağlıklı bir ilişkide duygu, düşünce, hal ve davranışlarınız konusunda ne şüpheye düşersiniz ne de düşürülürsünüz. 
Rahat-sız-lık iyidir. Bir şeylerin yolunda gitmediğine işarettir. Rahatsızsanız hala hayattasınız demektir. Rahatsızsanız sizi neyin rahatsız ettiğini bulun ve çözün. Gerekirse psikolojik destek alın çünkü düşündüğünüz gibi her şey sadece sizin kafanızda, sizin hayal gücünüzün bir örneği olmayabilir. Olabilir de ama muhtemelen değildir!

Kitap Alışkanlığı

Akademik başarının, diplomatlar ve sanatçılar ile ahbaplığın çok önemli olduğu, tiyatroya gitmenin haftalık bir aktivite olduğu ama en önemlisi kitap okumanın herşey demek olduğu bir ailede büyüyen ben, kitap  okumayı çok severim. Zaten okulda da edebiyat okudum. Derslerimin iyi olduğu tek dönemdir üniversite. Hayatında çok, çok nadir A veren hocalardan A+ almışlığım var benim. İlk okuduğum kitap "Robin Hood" idi. En sevdiğim kitaplardan biri "Küçük Kadınlar" dır. "Jane Eyre" de çok severim. Enid Blyton'un kitapları vardı evimizde, çok sevdiğim dedektiflik serisi "Nancy Drew" da. En, en sevdiğimde "Dünyanın Merkezine Seyahat" idi. 
Bizde herkes kitap okurdu! Kitap okumayan ayıplanırdı. Kitapçıya gitmek ise hediyemizdi. İstediğimiz kadar çok kitabın alınması ise nadir elde edilen bir başarı. Lisemizdeki kütüphaneyi bir kaç arkadaşlarımla düzenlemiştik. Bilkent Üniversitesi kütüphanesi en sevdiğim yerdi, gece yarılarına kadar çalışırdım orada. Ailemin çevresi ve kendi arkadaşlarımla okulda muhabbetlerimiz genelde sosyoloji, edebiyat ve politika konulu olurdu. Annemin nadiren verdiği davetlerde gelen misafirler ile kitap konuşulurdu.
Hamileyken yüksek sesle "İlyada" okudum karnımdaki çocuğa ama oğlum olduğunda paramız yoktu ve kitaplar çok pahalıydı. Ben kütüphaneler de büyüdüm resmen, oğlumun da kitaplar arasında büyümesini istiyordum ve param olmadığı için çok üzülüyordum. Panikliyordum resmen, cahil kalacak bu çocuk diye.
Şükürler olsun ki, kitap alacak kadar param oldu zamanla. Oğlum da okumayı hemen öğrendi, hemen de kitaplara ilgisi oluştu. Çok büyük heyecanla Jules Verne'ler, Daniel Defoe'lar aldım ama tabii ki bu konuda da kendi isteklerimi ve ön yargılarımı empoze etmişim çocuğa. Akademik ve entelektüel zevkleri olacak ya! Çocuk beni eğitti...
Bilime ilgisi, bilgisi ve zekası ile oğlum beni hep gururlandırdı. MEB'in okuma listesi zorunluluğu sayesinde okuldan da bir çok kitap aldı okudu. Bazısı gerçekten de kötüydü (bir tanesine anne, baba ve çocuk kartalın olduğu bir hikaye vardı. Avcılar tarafından yakalanan anne kartal kafese konuluyordu ve baba ve çocuk kartalın hasretinden, özgürlük özleminden dolayı bildiğiniz depresyon'a giriyor ve "canını almayı düşünüyordu" ki baba kartal tarafından kurtalıyor - öh!), bazısı da dedektiflik hikayeleri v.s. idi ki bunlar çok hoşuna gitti AMA oğlumun en sevdiği kitap serisi "Kaptan Düşükdon" ve uzun süre elinden düşürmediği bir diğer kitap da "Kaka: İsmi Lazım Değil'in Doğal Tarihi." Yatağımda ayaklarım duvara dayalı, kafam yatağımın kenarından sarkan bir biçimde yüksek sesle, her bir karaketere ayrı ses verip, dramatize ederek kitap okuyan ben'in aksine, oğlum tuvalette okuyor kitaplarını... mmm sanırım konularına uygun olarak. 
Büyüdükçe zevklerinin daha çok zerafet kazanmasını umsam da; bir erkek çocuğu ile yaşadığımı ve asla asla benim alıştığım gibi olmayacağını anlamalıyım artık! Bu hafta sonu maaşımı alınca yine kitap almaya gideceğiz. Ben "Oliver Twist" almak istiyorum ama sanırım oğlum "Saftirik Greg'in Günlüğü" serisini tamamlamayı isteyecektir. Yapacak bir şey yok!

26 Mart 2013 Salı

Çirkinsin Anne!

Dün ne oldu inanamazsınız! Yok böyle bir şey ya.
Oğlum beni çirkin buluyormuş. Yüzümdeki benlerden dolayı çirkinmişim. Eyvah eyvah!
Ya zaten dün aşırı duygusaldım, istifadan dolayı "işsizim, başarısızım, ne yaptım beeeennnn" panikleri geçirirken oğlum "Çirkinsin" dedi. Yetmiyormuş gibi geldi minik parmakları ile yüzümdeki iki ben'i kapatıp "hmmmm...yani ben'lerinden dolayı" demez mi!
Ama hata bende, bebekken binsekzyüzellinci defa "mu ne, mu ne, mu ne" diye benlerime işaret edip sorduğunda "sümük, sümük" demişliğim var! Ya ama çok eğleniyordu, o buna kıkır kıkır gülerken ben de kaşık kaşık mercimek çorbasını yediriyordum fırsattan istifade... ne yapayım, zor zamanlar zor ve evet bazen iğrenç çözümler gerektirir. Ama meğerse çocuğum bilinç altına yerleşmiş bu çirkin buluyor şimdi benlerimi... snif!
"Aman" dedim sonra kendime, "zaten beni güzel bulmasına gerek yok!" Evde o saçma sapan egomu doyuracak bir erkek yok ya "ne güzelsin sevgilim" diyecek, saçma sapan özgüvensizlikler yapıyorum. Çocuğun ne suçu var özgüvenim 10 kilo aldı, çizgilerim derinleşti diye! Görürüm onu ben hem... benli menli, çilli bir kızı çıkarır iki gün sonra karşıma seviyorum, evleneceğim diye. Biz de annemin pelte halini almış göbeği, babannemin sarkık kolları ile dalga geçerdik. Tahmin edin ne oldu!
Hem dua etsin benlerime. Babasının genlerinde 23 yaşında başlayan kellik var! Hınh!

İstifa

Dün yedi yıllık işimden istifa ettim. Çok zor oldu. Buraya bir kaç kere yazmıştım; çok sıkıntılı olmaya başlamıştı işim. Diğer bir yandan günden güne artan tüm maddi sorumluluğu bende olan bir de oğlum varken bu karara varmak çok zor oldu. Eski kocanın bana saldırmasından dolayı da bu şehirde kalmamaya karar vermiştim, keza oğlumun böyle bir model ile ilişkisinin minimum'a düşmesinin hepimiz için iyi olacağını düşünüyorum. Belli ki, dışarıdan çok sakin ve normal görünen bu adamı benimle ilişkisinde çığırından çıkıyor. Farklı bir hal'e bürünüyor. Sanırım tüm güven, kontrol ve ego problemlerine su yüzüne çıkarıyorum. Kalıp savaşmak sadece oğlumu yıpratacaktır. Bunu yapmamayı tercih ediyorum çünkü çocuk büyütmek yeterince zorken bunu onu parçalamadan, annesi ile babası arasında seçim yapmak zorunda kalmadan yapmayı istiyorum.
Sonuç itibariyle; işimden ettiğim istifamla birlikte 10 sene önce bu şehirde kurduğum hayattan da istifa ettim dün. Büyük umutlarla gelmiştim buraya. Ailemi büyütecektim, bir çocuk daha, deniz kenarında yürüyüşler, kocanın işten eve gelmesini beklemek, toprak kaplar yapacağım bir atölyem, kitaplarım, yazılarım, vereceğim dersler, güneşli bir yuva... Artık yeni iş bulma, taşınma, yerleşme ve oğluma okul bulma süreci için düğmeye basmış durumdayım. Bu iş yerinde kazandığım parayı bir daha kazanamayacağımı biliyorum ama buna da hazırım. Küçük bir şehirden ayrılıp kalabalığa karışacağız ama buna da hazırım.
Patronum bana çok kızdı, çok kırıldığını ifade etti. Ama ben daha çok kırıldım konuşmamızın sonunda. Beni çok ezdi dün. Duygusallığına verdim. 
Daha hafifim ama, hayatımın kontrolünü elime aldım. Dün twitter üzerinden Sn. Şadkam Banu Conker ile yazışırken (kendisinden patron ile konuşmamı yapmadan evvel nasıl rahatlayabileceğimi, duygularımı kontrol edebileceğimi sormuştum) sayesinde fark ettim ki babam, eski koca ve en son da patronum ile ilişkilerimi sonlandırarak; sinirli, mutsuz ve dengesiz otorite kurmaya çalışan ego kaygıları yüksek insanlar ile sağlıksız ilişkilerimi tek tek sonlandırıyorum. E, bu da iyi birşey.
Kısacası istifa ettim; baskıcı ve kontrolcü kişiliklerden istifa ettim. Gelecek bir hayli korkutucu ama mutlu ve cesur bir anne olmaya karar verdim. Yani, klişe ama, kendimi hayatta terfi ettirdim!

15 Mart 2013 Cuma

Ve Çocuk Okuldan Kaçar: Bekar Anne'nin Dramatik Tepkisi

Tamam kabul ediyorum. Yine bir dramatik tepki gösterdim. Tam anlamıyla kaçmadı. Olay şöyle gelişmiş:
Servis ile evden alınan oğlum, okul'a vardığında henüz zil çalmadığından arkadaşları ile kırtasiye'ye gidip alışveriş yapmış. Aldığı da küçük plastik bir kutu içerinde vıcık vıcık bir jel ve o jel'in içinde gömülmüş plastik bir göz.
Oldu olası oğlum çok sever vıcık vıcık şeyleri, biyolojiyi, kimyayı, canavarlar. Küçükken yemeklerini "bu dinazor sümüğü, bu da kertenkele gözü" diye yerdi. Alışverişine şaşırmadım. 
Ben okulda olması gereken zamanda kırtasiyeye gitmesine kızdım.
Tamam, kırtasiye hemen okulun yanında. Doğru.
Evet çocuk dersi kırmadı, ama lütfen bu haytalıklar böyle başlar. 
Efendim; babası da böyleymiş küçükken. Okuldan kaçmalar filan. Annesi'nin en fazla okul duvarının öte tarafına atlamış köşe de sigara içmiştir. Bu yani. O da havalı olacağız ya, sınıfın en küçüğüyüm işte yetişkin gibi davranacağım... aman neyse canım konu ben değilim! Sigara da sağlığa zararlı ayrıca (not: boy uzamasını durdurur dediler; yalanmış).
Çocuk, benden izin almadan kırtasiyeye gitmiş. Bu ne cüret!
Sakin davrandım ama, gurur duyalım benimle lütfen!
"Oğlum" dedim, en sakin ses tonumla. "Okul saatinde başka bir yerde olmaman gerekiyor biliyorsun!"
"Ama anne," diye başladı, "hah" dedim kendi kendime "AMA ile başlayan cümle." "Daha zil çalmamıştı ki!" diye savunmasını sundu oğlum.
"Tamam haklısın ama sen servis'e bindiğiiiiiin ANdA benim için okuldasın!" diye açıkladım en dramatik ses tonumla. Yeterli olmayacaktı tabii.
"Bak oğlum," diye devam ettim "ben sana izin vermeyen bir anne değilim ama eğer bir yere gideceksen bana haber ver de git. Bu okulun karşısındaki kırtasiye bile olsa." Sonra klasik anne hareketim; dünyada yavrumu çepeçevreleyen bin bir türlü tehdidi dile getirmek. En ciddi ses tonumla; "Şimdi başına bir şey gelse, haberimiz olmaz seni okulda bilirim, bilmem ki kırtasiye'ye filan gittiğini, değil mi! Haber ver öyle git" diye tekrarladım, "Allahım aklına kazınsın bu dediklerim" diye içimden dua ederek.
Söz verdi, haber verecek. Büyüyor tabii, normal böyle şeyler, isteyecek arkadaşları ile gezmeyi yakında biliyorum. Babası da böyle bunun tutamamışlar küçükken, hep kaçmış canım okuldan. Ama ben bilinçliyim ya, dedektif ile takip ettireceğim... yok, şaka şaka. Haber vermesi gerektiğini öğreteceğim, saatli gidip gelmesini bir de derslerinin çok önemli olduğunu!

13 Mart 2013 Çarşamba

Nafaka: Bekar Anne'nin Gurur Savaşı

Boşanırken eski koca'dan çocuk yardımı talep etmedim. Bu tip şeyleri düşünecek fırsatım olmadı. Sadece bir an önce boşanmak ve çocuğumun velayetini almak istiyordum ve uzun uğraşlar ve arkadaşımın yardımı sayesinde, sadece beni kontrol etmek amaçlı istediği velayeti bana vermeyi zorla kabul ettiği için çok rahatlamış ve tekrar arıza çıkarmaması için ne istediyse kabul etmiştim.
Benim boşanma anlaşmamda nafaka yok. "Gerek yok yazılmasına be zaten yardım edeceğim" demişti.
Hakim'i hatırlıyorum. Güçlü bir adamdı, yaşlı ama disiplinli. Belli ki bıkmıştı boşanma davalarından. Çok uğraşmıştı parçalanmış aileler ile, kalbi kırılmıştı sanki; tükenmişti. Zayıf bir adamdı, yanakları yüzünün içine göçmüş ve bundan dolayı ortaya çıkan kemikli hatları ile belki de olduğundan daha da sert görünen bir adamdı. Bana baktı, gözlerimin taa içine daldı. Kafama kazımak istiyordu bundan sonra söyleyeceklerini belli ki: "Kızım emin misin nafaka istemediğinden" dedi. "Evet efendim" diye cevap verdim kendimden emin. "Biliyorsun istersen ileride dava açabilirsin" dedi. 
Bilmiyordum, öğrendim.
2 sene oldu boşanalı. Yardım hiç gelmedi.... a pardon, günahını almayayım. 2 kere verdiği para ki 400 lirayı geçmez ve çocuğun cebine attığı bozukluklar var. Bir keresinde çocuğa harçlık verip, bakkala gönderip kendine o parayla sigara aldırmış. Gerçi şaşırmıyorum, onu artık böyle tanıyorum; artık böyle sevmeye çalışıyorum. Zor oluyor ama.
Genel de takmıyorum çocuk yardımı alamama konusuna ta ki "elimde olsa yardım edeceğim" diyinceye kadar. Ben yardım diyebilirim ama o yardım diyince tüylerim diken diken oluyor. Yardım dediği şey sorumluluğu çünkü. "Sorumluluğumu sallamıyorum" demiyor, "yiyorum, içiyorum kalmıyor geriye bir şey" demiyor "yetmiyor para" diyor. Bu yolu seçtim dese mertçe, vermeyeceğim dese kabulüm. Fakat hem yardım etmek için çırpınan baba imajı vermesi hem de gerçekte hiç ilgilenmemesi benim canımı çok ama çok sıkıyor. Elalem görsün yeter sonuçta değil mi?
Her ne kadar zor da olsa, tam bağımsızlık hoşuma gidiyor. Vermesin para, uzak olsun onun parası. İhtiyacım yok onun parasına, "yardımına". Ama var ya, iş değiştireceğim ya, işin ucundan tutsaydı keşke diyorum bazen. Servis ücretini ödese yeter. 2 kitap alsa misal, bir kurs parasını karşılasa... 
Tüm bunlara ek, bu ara oturduğumuz ve onunla (onun düşüncesine göre) yarı yarıya sahip olduğumuz fakat borcunu benim ödediğim evin kendine ait payını almaya çalışıyor ama o da apayrı hikaye, çözünce anlatırım. 
Ne demişler şarkıda: "I wanna be free to know the thing I do are right" - "Yaptıklarımın doğru olduğunu bilecek kadar özgür olmak istiyorum."  Easy - Faith No More

8 Mart 2013 Cuma

Kadın Olmak - Bir Bekar Anne Yorumu

Dün oğlum bana "Anne kadınlar günün kutlu olsun" dedi. Ben de "Hem bir gün erken hem de kuru kuru olmaz, yarın hatırla, çiçek veya resim ile gel!" dedim. Gaddar mıyım, hayır efendim. Özenli olması gerektiğini öğretiyorum, ne o öyle toplu atılan SMS mesajı gibi kutlama mı olurmuş. Diğer bir yandan kendimle çelişiyorum çünkü bence çok da abartılmamalı kadınlar günü. Zaten bir özel günümüz var diye geri kalan her gün bizim değilmiş mesajı veriyor ki bu durum hiç hoşuma gitmiyor. Daha hala 8 Mart'ın Dünyada Kadınların erkeklerin nezdinde ders çıkaracak nitelikte bir etkisi olduğunu görmedim. Farkındalık mı? Siz gördünüz mü 8 Mart'tan etkilenip "Ben bugün kadının önemli olduğunu öğrendim, artık söz vallah billah dövmeyeceğim, aldatmayacağım" diyen erkek? Bir gün kadınların, geri kalan her gün erkeklerin, az ile yetinebiliyor kadınlar v.b. mesajlarının verilmesine sebep oluyor bence. Çocukluğumdan hatırladığım reklamlardaki kocası gazete kuponu ile tabak takımı almış olan kadının mutluluğu gibi, veya deterjanı lekeyi çıkarmıyor diye yüzü asılan kadın gibi - kadını tek tanımlayan şey mutfak, moda ve "özel" günleriymiş gibi. 
Ne bileyim çalışan kadınlar günü olsun, tatil versin işyerleri. Evde çocuk bakan anneler günü olsun, devlet bir günlüğüne bakıcı versin kadın çıksın dolaşsın, eve geldiğinde yemek ve temizlik yapılmış, çocuklar yıkanmış ve uyutulmuş olsun, efendime söyleyeyim patrondan tantana yemekten bıkmış işçi günü olsun bir vadiye götürülsün orada bağırsın çağırsın stresini atsın. Bakın böyle kadınlar günü diyince "tamam durun bu gün bir takılsınlar da kafalarına göre, yarın bakarız çarelerine" mesajı veriyor inanın. Hatta bu sene 8 Martta kutaldık ya kadınlar günü, seneye 23 Nisanda kutlayalım sonraki sene 21 Aralıkta. Böylece kafalar karışır, ne zaman neyi yapacağımız belli olmaz, hep böyle bir tedirginlik "ya bugünmuydu kadınlar günü" "yok abi geçen sene nisanda kutlamadık mı" "bilmiyorum ki, biz en iyisi bugün de saygılı olalım başımız belaya girmesin" vs diyaloglar olur, ne güzel olur! Zaman için de hep kadın illa kadın olduğumuz durumuna alışır insanlar!
Bence biz hergün kutlayalım kadınlığımızı ama herşeyden evvel bizi tanımlayan cinsimiz değil, insanlığımız olsun!
Aaaa...evet, tabii bizler istersek minik, mucizevi insanlar yapabiliyoruz ama onun günü başka :))

7 Mart 2013 Perşembe

Yorgunum

Yorgunum ya.
Yemek yapmaktan yoruluyorum. Geceleri rüyalarıma ertesi gün yapacağım menüler giriyor. Dün gece buzluktan indirdiğim nohut ile geçen hafta pazardan aldığım ıspanağı karştırıp yemek yaptım rüyamda.
Fatura ödemekten yoruldum. Gün ortası "Eyvah su faturası" diye panik yapmaktan. Oğluma "Elektrikleri kapatmıyorsun evden çıkarken yazık oğlum, bir ton boşuna elektrik" demekten yoruldum.
İş arkadaşlarımın bitmez, tükenmez kaprislerinden yoruldum. Asistanınımın ona verdiğim işi unutmasından, söyleyincede surat asmasından yoruldum.
Patronumun beni ezmesinden yoruldum.
Eski koca'nın hafta sonu çocuğu alıp alamayacağını beklemekten, son dakika planlarından yoruldum.
Kaşlarımın iki parmak kalınlığa gelmesinden, zorla kaşlarımı aldırmaya gitmekten yoruldum.
Durup dururken kilo almaktan yoruldum, yorgunluktan spor yapamamaktan yoruldum.
Dur durak bilmeden, tatil yapmadan çalışmaktan yoruldum. Para yetecek mi diye düşünmekten yoruldum. 
Aynı eski kıyafetleri giymeye çalışmaktan yoruldum.
Nefes almayı bilmemekten yoruldum, nefes alamadığım için tutulan boynum ve soru işareti gibi kıvrılmış sırtımdan yoruldum.
Ama tüm bunlara rağmen, temizlik yapmaktan, evi içine çamaşır yumuşatıcısı karıştırdığım ılık su ile silmekten, yeni banyo yapmış oğlumu kucaklayıp, öpmekten, temiz çarşaf serilmiş yatağına yatırıp uyutmaktan ve yeni temizlenmiş salonumda film izlemekten, yazmaktan ve okumaktan yorulmadım.
Temizlik takıntısı olan keyif adamıyım - ne yapayım!

4 Mart 2013 Pazartesi

Bahar Yangını

Çok isterdim çevremde gördüğüm güzelliklerin fotoğraflarını çekip koymayı buraya ama ne yazık ki yapamıyorum. Çok bariz bir şekilde ben olduğumu anlatan hikayeler yazdım ya buraya, direkt mekan-insan ilişkilendirmesi ile başıma nice bela açabilirim.
Ama var ya, bahar geldi ya... güneş açtı, havalar ısındı ya, denizin kokusu yükselmeye başladı, geçen yaz ortası bana güle güle diyen kuş bu sabah penceremde cıvıldadı ya, fotoğraflayıp buraya koyamıyorum diye içim içimi yiyor. 
Bir heyecan var içimde anlatamam. Yepyeni başlangıçlara mizansen olacak bu bahar bize. Bir özlem var içimde anlatamam. Oğlumun bebekliğini çok özlüyorum. Sanki elimden kayıp gidiyor çocukluğu. Bu özlemi derinden hissederken, kayıp olan bebeklik fotoğraflarından bir kaçını buldum dün gece. Gencecik bir anneymişim 23'ümde. Ay bir de şişko. 
Ne kadar mutluymuşuz babası ile yan yana üç kişilik ailemizin fotoğraflarını çektirmişiz. Fotoğrafları gören oğlum "babama da söyleyecekmisin bulduğunu" dedi. İçimden gelmedi söylemek. O kadar kırdı ki o adam beni, istemedim görmesini. Sonra da üzüldüm onun için. Geçmişte ne kadar mutlu olduğumuzu görünce, bugün üzülsün istemedim. Yaptığı hatalar, beni ve oğlumuzu hırpalaması, kendi hayatını darmadağan etmesine rağmen görüp de üzülsün, kayıplarına ağlasın istemedim. Yapamazdım. Ne de olsa geçmişimiz var o kadar hayal kurmuşluğumuz var. Canı acısın istemedim. "Çekerim ona da bir cd" dedim ama oğluma. Cevapsız bırakmak istemedim. Çocuk sonuçta kendisi için annesi ile babasının bir arada onun yanında durduğunu bilmek istiyor. Hakkı var. Bilmez ki babasının önceliklerinin farklı olduğunu. Acısının, kayıplarının hayatını değiştirmesine, ders çıkarmasına, daha iyi biri olmasına yetmediğini bilmez ki daha!
Bugün gelen bahar da biraz dün geceki hislerim gibi. Geçmişte, kış'ta, sıkışmış ama geleceğe yani yaz'ı bekleyen bir ferahlama hali gibi. Ne andırıyor ne onduruyor ama vadettiği sıcaklık yani umutlar heyecan veriyor. Kaybettiğim her bebeklik fotoğrafı için, parlak ve mutlu bir yaz anısı yaratmak için adım atacağım oğlum ile. Asla kayıp olmayacak bir yaz olacak bundan sonra benim ile geçireceği hayatı
İnşallah fotoğrafların kalanını da bulurum, en acı maddi kaybımdır. Her aklıma geldiğinde ağlarım ama şükür ki oğlum sağlıklı ve benim yanımda... şükürler olsun.