18 Aralık 2013 Çarşamba

Alışmış Kudurmuştan Betermiş ve Sanal Arkadaşlık Örneği

Günlerden normal bir gündü, yani dün.
Telefonum çaldı, her zamanki gibi ama bir farkla...
Arayan eski koca.
Benden ne istedi.... sevgilisi gelecekmiş. Onu karşılamamı istedi benden. "Kız bilemez" dedi, "bulamaz yol yordam!"
Havaalanından alıp bir başka uçağa bindirmemi istedi. Taaa karşıdaki havaalanında.
Haydi o istedi tamam da... ben nasıl olur da bir an için "yapabilirim", kıza üzülüp, "yapmalıyım "diye düşündüm!!! Yılların alışkanlığı tabii, adamın kıçını topladım sonuçta 13 yıl, alıştım. O da bana toplatmaya alışmış... ne yapsın! Alışkanlıktan kurtulmak zor. 
Hayır sanki çok sakin, sevgi dolu, anlayışlı, dostane bir boşanmış çift örneğiyiz! Çok destek oluyor o bana çooookkk... Arkadaşız sanki biz! 
En sanal arkadaşlıkta benim eski kocamla aramızdaki arkadaşlık... o arkadaş olduğumuzu sanıyor ve bu yüzden benden kız arkadaşını alıp bırakmam gibi şeyler istiyor ve bu yüzden de oğlumuza kızı almaya geldiğimde "seni de görmeye geleceğim" diye söz verip gelmeyebiliyor... "Nihat amcanların işi çıktı, annem, bu akşam gelemeyecekler monopoli oynamaya" diyecekmişim gibi... arkadaşız ya biz.... 

Yandım, Bittim, Kül Oldum

Nasıl bir maraton halindeyim size anlatamam. Öyle bir koşuşturmaca yıllardır, öyle bir hareketlilik ki sormayın efendim. Sene 2000. Evlendim, 2003 anne oldum, şehrimden taşındım, 2006 işe girdim, 2011 boşandım, 2013 yine şehrimden taşındım, iş değiştirdim ve bu arada hep çalıştım, hep. Şükür hep işim oldu ki çalıştım, Allah ele güne muhtaç bırakmasın.
Bir koşuşturmaca, bir değişim hali, bir heyecan ama tatil yok. Bu kadar süredir şöyle ne Bodrum koylarında 1 haftalık otelli, mojitolu tatil, ne 2 haftalık Avrupa turu, ne annemlerin yazlığı, ne de TRT kampı konulu bir tatil yaptım. Tatil benim bu yaz başına kadar sadece bayramlarda ve pazar günleri, salondaki koltukta baygın bir vaziyette geçen günlerden ibaretti ki bu sene bu günlere, neyse ki, cumartesi günleri ve resmi tatil günleri de eklendi... gözünü seveyim kurumsal şirketçi anlayışın. Bu arada tam bu yaz tatili hak edeceğim şöyle en kurumsalından 2 hafta, iş değiştiriyorum tatil işi teee 2015 yılına kaldı; o da kısmet olursa! Buna da şükür elbet. İş olsun da! 
Ama çok yorgunum a dostlar! Bildiğiniz; beni anneannemin çatısı düz evin üzerine 43 derece sıcaklığındaki yaz gününün, öğle güneşinin altında kurutup, suyumdan arındırıp, un ufak oluncaya kadar iki tane koca gri taşın arasında ezip, elekten geçirip elemişler gibi hissediyorum. Zihnim yorgun, bu nedenle bedenimde. Ama duracak vakit yok çünkü çalışmak lazım, oğlumla ilgilenmek lazım. Ben yapmasam kim yapacak!
Yorgunum ama ya çok yorgunum ve nasıl geçecek bilmiyorum. Uykusu gelen ama bir türlü uykuya dalmayan, yumrukları ile gözünü burnunu ovuşturan ve bu yüzden suratı kıpkırmızı olmuş, ağzında emzik, avaz avaz bağıran, hali olmamasına rağmen inatla annesinin kucağında tepinen 1.5 yaşındaki çocuk kadar da huysuzum. Sadece güven içerisinde bana sarılınıp, sıkı sıkı tutulup "ŞŞŞŞŞŞ... eee, ee, eee, e" denilerek sakinleştirilmeye ihtiyacım var. Belki o zaman inadımdan vazgeçerek gözlerimi kapatırım ve dinlene...... zzzz!

26 Kasım 2013 Salı

Kadın'a Karşı Şiddete Son

Uzatmayacağım.
Şiddetin kötülüğünden, sadece kadına değil, çocuğa, erkeğe, hayvana ve doğa'ya karşı uygulanan şiddetin zararlarından da bahsetmeyeceğim. Bunu zaten biliyor olmak gerek. Sadece küçük bir hikaye anlatacağım.

Bir zamanlar bir çok evde bir çok kadın yaşardı. Hayatlarını herkes gibi yaşarlardı. Hayalleri vardı, görevleri de. İşleri vardı, çocukları da. Bazen konuşurlardı çok. Bazen yalnızlıktan bazen de dinlenmedikleri için. Bazen de susarlardı. Çıtları çıkmazdı. Kafalarını sallar geçerlerdi. Çok bir şey istemezlerdi. Sadece aile isterlerdi. Mutlu bir yuva.
Bir tanesi bir gün eve geldiğinde kazağında öbek öbek yolunmuş saçları vardı... bembeyaz kazağındaki simsiyah saçları görmemek mümkün değildi. Dikkatli bakıldığında kan damlaları bile görülüyordu.
Bir kadın da yatağında hasta uzanıyordu. Bir ayak tekmeliyordu zayıf düşen bedenini.
Bir tanesi çırılçıplak soyulup, vücudu mosmor oluncaya kadar dövülüyordu.
Bir tanesi kulağına yumruk yedi.
Bir diğeri çenesine. 
Bir tanesinin avuç içlerinde kıpkırmızı yarım aylar vardı, avucunu sıkmaktan.
Bir tanesi de kafasına tabak yedi. Diğeri kapı.
Hikayedeki erkekler yalnızlıktan öldüler. Hikayedeki kadınlar ve çocukları ise sonsuza kadar yapılan şiddeti unutamadı, bembeyaz ruhlarında lekeler oldu asla silinmeyecek.
Son...mı?
http://hubbardhouse.wordpress.com/2011/01/25/dvandchildren/

Aile içi şiddetin izlerini biliyorum. Çok da anlatacak bir şey yok. Hatırlaması zor. Ağrıyan yerlerim var, özellikle de ruhumda. Geçmiyor, ama zor olanı hatıralar ile baş etmek değil. Zor olan şiddettin ruhumuzda yarattığı kara noktaları çocuklarımıza çaktırmamak yada daha da zoru, onlardaki kara noktaları silip temizlemek.

17 Kasım 2013 Pazar

Bekar Anneler Destek Grubu Buluşmasından Notlar

Bugün 1. Bekar Anneler Destek Grubu Buluşmasını bugün gerçekleştirdik. Uzun süredir maillerden tanıdığım Bekar Anne arkadaşım geldi. Sadece internetten tanıdığın birini karşında görmek muhteşem bir şey. Sanki kendisini yıllardır tanıyor gibi hissettim. Evet 2 kişiydik, bir türlü denk gelmedi diğer arkadaşlarımın durumu (çocuğu hasta olan arkadaşım oldu, :( geçmiş olsun) ama hafta içinde buluşmak için sözleştik gelemeyenlerle. Dört gözle bekliyorum kendileri ile tanışmayı. Bu arada toplantımızı Ocak ayında yine tekrarlayacağız. 19 Ocak 2014'e ne dersiniz?
Arkadaşım ile konuşurken kendisi ile bir araya gelip yapabileceklerimizi konuştuk. Birbirimize gösterebileceğimiz desteklerden, çocuklarımızın birbirine destek olabileceğinden, beraber yapabileceğimiz aktivitelerden bahsettik. Mesela gelecek sene çocuklarımız ile maraton'a katılabiliriz. Yemeğe çıkarız. Pikniğe gidebiliriz... Konuşurken aklımıza geldi... baba olmadan sanki pikniğe gidilmiyor. Bunu bir aradayken yapabiliriz.
Birbirimiz ve çocuklarımız için bir aradayken yapabileceğimiz çok şey var. Dahası birliğimizden güç alarak, zor durumda olan, bizim yaşadıklarımızı yaşayan diğer kadın arkadaşlarımıza da destek olabiliriz. Düşündüklerimizi toparlayıp daha organize bir şekilde mutlaka yazarım. Bunun için Bekar Anne arkadaşlarımdan fikir bekliyorum.
Arkadaşımın dediği gibi "Bekar Anneyken çok yalnız kalıyorsun". Birlikte buna bir dur diyebiliriz. 

İyi Ki Varsın Panpa...

Bir kadının en değerli hazinesi çocuğu değildir. Evliyse de kocası, değilse sevgilisi değildir. Annesi, bacısı, babası da değildir. Bu insanlar bir kadının hayatıdır, çok önemlidir, olmazsa olmazıdır. Özlenesidir, sevilesi, ömürnü tüketilesidir ama diğer yandan da o kadını çıldırtacak güce sahiptirler. O kadının duygularını en yüksek dağa çıkartıp sonra ansızın itip düşürecek güçtedirler. Ama bu insanlar değildir bir kadının en değerli hazinesi.
Kadının en değerli hazinesi en yakın arkadaşıdır.
Günün ortasında yanında kim olduğunu, nerede olduğunu umursamadan ansızın telefonu açıp en son dedikoduyu anlatan kişidir o. Daha sık görüşebilmek için internet paketini, kontörünü arttıran; patrona yakalanmak pahasına ofisten mail ve mesaj atan kişidir. Gün boyu kırk defa görüşmenize rağmen, akşam evden de arayan kişidir.
Moraliniz bozukken tam olarak ne diyeceğini bilen kişidir. Sizi terk eden adamın baş düşmanıdır. Sizi ezenlere karşı sizden evvel isyan bayraklarını çeker. Çocuğunuzu size karşı bile koruyacak kadar da sever sizi, bilir çünkü onun sizin hayatınız olduğunu. Güvenilirdir. Zekidir. Komiktir. Güzeldir. 
Kendinizi unuttuğunuzda sizi, size hatırlatır. Yeteneklerinizi bilen kişidir. Yeteneksizliklerinizi de. Geçeklerinizi bilir. Yalanlarınızı da. Zayıfken de şişkoyken de sizin güzel olduğunuzu söyleyen kişidir ama yanlış pantolon seçiminde kıçınızın kocaman göründüğünü söylemekten çekinmez. İşsiz kalmaktan korktuğunuzda, istediğinizi yapıp korkmamanızı söyleyen ve gerekirse size para vermeyi teklif eden, öz güveniniz yerlerdeyken sizi ayağa diken kişidir. Sizinle rejimini bozar, gerekirse sizi çeker evine alır. Aldığı kremi, parfümü sizinle paylaşır. Gömleğini verir o önemli toplantı için. Yaptıkları saymakla bitmez. Bunların hepsidir ve çok daha fazlası da...
Ben şanslıyım. Onunla günlerdir konuşmadığımda bilmeden, nedensiz bir huzursuzluk duyduğum, moralim bozukken ve hayattaki her şeyi sorguladığım zaman telefonu açıp sesini duyduğum anda her şeyin yoluna gireceğine bildiğim bir arkadaşım var. 
Duygusallıktan hoşlanmadığı için kısa kesiyorum. Panpa, sağol... heaaa! 

16 Kasım 2013 Cumartesi

Tek Bildiğim Annelik

Geçenlerde bir arkadaşım beni kenara çekerek "Oğlana çok yükleniyorsun, biraz daha sakin ol" dedi bir önceki günkü 45 dakika boyunca süren "az yemek yiyorsun bundan dolayı da sık hasta oluyorsun" konferansıma istinaden. Oğluma sordum hemen "Oğlum, teyzen sana çok yüklendiğimi düşünüyor sen ne dersin bu konuda". Benim adam bana "Yoo" dedi sırıtarak da devam etti; "yani başkalarına göre öyle olabilir ama benim tek bildiğim annelik bu" dedi. Arkasından son nokta geldi "babam bizimle yaşıyor olsaydı belki farklı olurdu ama sen her şeyi tek başına yapıyorsun ya, ondan böyle."
Tek bildiğim annelik bu olabilir ama kesinlikle kendimi geliştirebileceğim bir alan! Sizler nasıl baş ediyorsunuz?

Bekar Anne'nin Bekarlık Sorunsalı

Bu bloga yönlenen arama kelimeleri listesinde bekar anne, boşanma, tek başına çocuk bakma, kişilik bozukluğu, kocam manyak yer alırken bir de bekar anne cinsel yaşamı ve buna benzer bir çok başka kelime de yer alıyor. İlk gördüğümde şaşırdım ama uzunca süre pek sallamadım, zaten internet dünyasında kimin ne yaptığını bilmek takip etmek mümkün değil. Sadece nasıl bir geri zekalı mantığın bir annenin cinsel yaşamını sorguladığını merak ediyordum.
Günlerden bir gün bu bloga bağlı olan mail kutuma bir mail düştü. Sonunda öyle bir geri zekalının nasıl biri olduğunu daha yakından görme fırsatına eriştim. Hayatımda tanıdığım geri zekalı gereksiz insanlar listesinde ilk sıralarda yer alan bu arkadaş bana bir mail atmış. Benim gibi bir bekar annenin cinsel arzularını nasıl giderdiğini merak ediyormuş. Sadece bu merakını dile getirmemiş ama yüzü fotoğraf makinesinin flaşından gizlenmiş ama pantalonsuz ve iç çamaşırlı bir profil fotoğraf ile ismi ve soyadının açıkça yazılı olduğu bir mail adresinden göndermiş bu mailini. Üstelik de bir de fotoğraf eklemiş.... bir çiçeğin üzerindeki bir kelebeleğin fotoğrafını. Lütfen alkışlayalım bu süper zekayı! Sanırım benim bu düşünceli, romantik hareketini taktir etmemi bekledi.... yoksa daha derin ve metaforik bir anlam mı bulmam gerekiyordu bu fotoğraftan! Peh!
Bu 13 yaş zekasına sahip arkadaşa sormak istiyorum... acaba bir kadının anne olduktan sonra farklı bir yaratık haline döndüğünü düşünerek mi merak etti bir annenin cinsel yaşamını yoksa sadece bekar olması yeterli mi: resmi olarak evli olmaması o kadının her tür sapkınlığı hak ettiğini mi düşündürdü kendisine.... nasıl olsa bekar, her hangi bir erkeğin soy adını taşımıyor diye mi ona bu şekilde ergenlere laik bir zeka ile yazmasına yol açan kuvvet! 
Valla hiç bir kadının ister anne olsun veya olmasın, bekar olsun veya olmasın böyle saçma sapan şeylerle uğraşmak zorunda kalmasına gerek kalmamalı ama ne yapalım... dünya sivilce beyinli, egosunu pipisinde yaşatan yaratıklara dolu olduğu müddetçe bu devam edecek, baş etmemiz lazım.
Bana mail atan arkadaşa ve blogumu; bırakın ağıza, akla bile getirilmeyecek sapkın düşünceler ile arayıp bulan herkese lanet gönderiyorum: cinsel bölgeleriniz kurusun, un ufak olsun, dağılsın rüzgarda inşallah! Bu gibi insanlardan dolayı insanlığın geleceğine karşı ümidimi kaybediyorum... evrimleşememiş bamya beyinliler!

5 Kasım 2013 Salı

Anneye Ceza mı Boşanmaya Ceza Mı?

Bugün ofiste göz ucu ile gördüğüm bir haberin Milliyet versiyonunu bulabildim sizler için bir tek. Haberin başlığı şu şekilde:
Aile Bakanı Fatma Şahin, Adalet Bakanlığı ile yürütülecek yeni projeyle, boşanma aşamasındaki 20 bin evliliği kurtarmayı hedeflediklerini anlattı. İntikam almak için boşandığı eşine çocuğu göstermeyen anneye ceza geleceğini söyleyen Bakan Şahin, “Kanuna göre bu çocuklar beyaz eşya gibi bunu değiştireceğiz” dedi.
Devletin aile birliğinin korunmasına yönelik yaptığı çalışmalar elbetteki taktir edilebilir fakat benim bu konuda ciddi korkularım var. Şöyle ki;
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin boşanmaları azaltmak için Adalet Bakanlığı ile ortak yeni bir proje başlattıklarını belirterek, “Aile Mahkemesi hâkimi ile bizim sosyal hizmet uzmanımız paralel çalışacak. Mahkeme, bizim vereceğimiz raporlara ve desteklere paralel karar verecek. Biz mahkemenin elini güçlendireceğiz. Bu sistem hayata geçince yılda 20 bin evliliği kurtarmış olacağız” dedi.   
1. Hangi mahkemeler acaba? Tecavüze uğrayan kız çocukları ve kadınların zanlılarını serbest bırakan mahkemeler mi karar verecek? 
2. Yıllık satış bütçe hedefi gibi belli bir sayıdaki evliliği kurtarmayı hedef almış "uzmanlar" tarafından hazırlanan raporlar mı karar verecek? Bu sene 20 bin evliliği kurtarın, seneye hedefiniz ne olacak? Hedefiniz neden belli bir sayıdaki evliliği kurtarmak da mutlu aile ortamı yaratacak ortamı sağlayacak çalışmalara vesile olmak değil?
Yılda 100-120 bin arası boşanmavar. Her yılda 600 bin civarı evlenme var. Beraber çalıştığım Avrupa Birliği (AB) ülkelerindeki mevkidaşlarımın bize şunu söylüyor: ‘Biz hep bireyi güçlendirdik, öne çıkardık. Aile temelli politikaları yok saydık. Ama şu anda görüyoruz ki yaptığımız çalışma bizi çok zorladı. Aile kurumumuz çok hızlı bir şekilde çöktü. Şu anda bir engelli, yaşlı, çocuk politikasında aile temelli yapamadığımız her çalışmayı başaramıyoruz.’  
Neden AB ülkelerini dinliyoruz? Kendi aklımız yok mu? Kendi kültürümüz yok mu? AB de el öpülmüyor diye biz de büyüklerimizin elini öpmeyelim o zaman. Sanki aile bağları bizim genlerimizde mevcutmuş gibi geldi ama belki ben fazla optimistim hı?
Peki, bireyi eğitseniz, refahını sağlasanız sanki aile daha güçlü olmaz mı (not: ben ekonomik kriz döneminde işleri kötü gittiği için evde terrör estirip annemi ve bizleri döven bir babanın kızıyım. Ekonomik sıkıntıların "aile" birliği üzerindeki etkisini anlatmayacağım uzun uzun, bildiğimiz şeyler bunlar: ekonomi, psikoloji, sosyoloji vs hep duyduğumuz şeyler)
Evliliklerin yüzde 39’u ilk 5 yılda boşanmaya dönüşüyor. Araştırmalardan çıkan sonuçlara göre hazırlanan raporda, benim için hayret verici bir sonuç çıktı, inanamadım. Hatta ilgili birime talimat verip yeniden teyit ettirdim. Boşananların yüzde 17’si yeniden eski eşiyle evleniyor. Bu çok çok yüksek bir rakam. Bunun nedeni ne diye sorduğumuz zaman hızlı bir şekilde yuva dağılıyor. Küçük şehirlerde, daha çok komşuluğun güçlü olduğu yerlerde ailede sorun yaşanınca aile büyüğü  muhtar, imam devreye girerdi. Arabuluculuk yaparlardı. Şimdi büyük şehirlerde göçten dolayı yaşamdaki zorluktan kaynaklı böyle bir mekanizma kalmadı. Şimdi böyle bir sorun var. Araştırmada sormuşuz kimden destek alırsınız, yüzde 66 kimseden destek almam, diyor. Almak ister misiniz diye sorunca ‘çok ciddi ihtiyacım var’ diyor.
Aile büyüklerine "kocam dövüyor" diye şikayete bulunan kadına "kocan o döver de sever de" diyen nice insan tanıyorum. Evlendikten sonra kocasının şiddetine rağmen dönecek yeri olmayan, kaçışı olmayan insanlar tanıdım. Boşandıktan sonra eski kocanın korkusu ile aynı adamla evlenen kadınlar da var. Destek lazım evet, ama nasıl destek neye destek lütfen açıklar mısınız? Depresyon'a giren kadına anti depresan mı vereceksiniz? Evde karısına yardımcı olmayan kocaya "bulaşıkları arada sen yıka" mı diyeceksiniz? Devamlı söylenen, hiç bir şeyden mutlu olmayıp kocasını da mutsuz eden kadına "daha ne istiyorsun" deyip yollayacak mısınız? 
Boşanmak için mahkemeye başvurularda aile mahkemelerinde bir bekleme zamanı var. Bu süreçte, sosyal destek uzmanlarımızla bu aileye destek olabilir miyiz diye düşündük. Beş ilde pilot bir çalışma yaptık. Baktık ki boşanmak için gelen 450 çiftin 75’i verdiğimiz destekten sonra evliliğe devam kararı aldı.
İyi süper ne güzel. Umarım daha da artar bu sayı. Nasıl oldu bu? Ne gibi çalışmalar yapıldı? Kimlere yapıldı?
Boşanmış babaların durumu da önemli. Evlilik bitiyor. Fakat eşler, çocukların üzerinden birbirini cezalandırmaya çalışıyor. O çocuğun, süreçten en az zararla çıkması lazım. İki taraf birbirine olan hıncını çocuk üzerinden alıyor. İcra kanunu üzerinden çalışan bir sistem var. 1940’lı yıllardan kalmış bir kanun. Çocuk annede ama ayda bir baba görecek. Ama anne çocuğu babaya göstermiyor. Babanın görmesi için hem icra kanuna göre kolluk kuvvetiyle bu çocuğu almaya gidiyor. Polisle gelen babaya karşı çocuğun psikolojisini düşünün. İcra mantığı evdeki beyaz eşya mobilya gibi, çocuğu öyle görüyor. Adalet Bakanımızla görüştüm. Bunu icra kanunundan çıkarıyoruz. Anne göstermiyorsa anne suç işliyor. Annenin cezalandırılması gerekiyor. Bu sistem çalışmadığı için ücretli sisteme dönüşüyor. Çocuğun psikolojisi etkileniyor. Gelecek hafta yurtdışı taraması yapılacak. Göstermeyen anneye de bir yaptırım gelecek. Gidip babanın şikâyet etmesi gerekiyor, o da etmiyor. Etmeyince sistem çalışmıyor. Babanın şikâyetine gerek kalmadan bir yaptırım olacak. Baba da görmek için para ödemeyecek.
Bu kısım beni iyice karmakarışık etti... Evet. Çok haklı. Boşanmış babalarında da hakları önemli. Baba önemli. Bir çocuk babasını görme hakkına sahip. Hiç bir anne çocuğunu babasından uzak tutma hakkına sahip değildir. İki birey anlaşamıyor diye cezasını çocuk çekmek zorunda değil. Ne yazık ki böyle örnekler var çevremde. Boşandıktan sonra yeni bir kadınla görüşmeye başladığı için eski kocasına kızını göstermeyen bir anne biliyorum. Diğer bir yandan, çocuğunun fiziksel ve ruhsal sağlığı için babası ile görüşmesi istemeyen de bir çok kadın tanıyorum. Bu ayırdımı kim nasıl yapacak? 
Çocuğuna değer veren bir baba ASLA çocuğu ile görüşmek için polis müdahelesine gerek duymamalı ve elbette ki icra kanunun üzerinden süregelen bu saçma sapan sistem değişmeli ama aklıma yatmayan bir iki konu var:
1. Çocuğu göstermeyen anneye yaptırım gelecek: Maddi bir yaptırım mı? Hapis cezası mı? 
2. Baba ne zamandan beri çocuğunu görmek için para ödüyor? Eskiden var mıydı ki böyle bir sistem? Nafaka dan bahsediliyorsa, bu zaten apayrı bir konu değil mi?
Ekstrem bir örnek ile düşünürsek (ki çok da ekstrem değil hani, böyle çok çok örnek var):
Bu durumda diyelim ki kadının kocası psikopat, kadını her gün dövüyor, çocuğu da. Kadın boşandı ve çocuğunu korumak için babası ile görüştürmek istemiyor ama mahkeme aile birliği adına önce boşamıyor, müddet tanıyor ama sonra boşayınca da illaki göstereceksin diyor. Kadın gösterirse çocuk zarar görüyor çünkü baba dengesiz, göstermezse para cezası kesiliyor, ödeyemezse de hapse giriyor! E bu durumda boşanmamak, çocuklar için evli kalmak sanki daha mantıklı bir seçenek gibi gelmiyor mu sanki?
Buradaki niyetim:
1. Asla babaları kötülemek değil
2. Boşanmayı savunmak değil
3. Yapılan güzel işleri eleştirmek değil 
(ilgilenenler için: http://www.ailetoplum.gov.tr/tr)
Sadece anlamaya çalışıyorum ama ne kadar evirsem çevirsem de mevcut politik çalkalanmaların ışığında "anneye ceza" aile birliğini, çocukların iyiliğini gözeten gerçekçi bir sistemmiş gibi gelmedi. Daha çok çocuklarını kullanarak kadınlar üzerinde (evliliğe yönelik) baskı kurmakmış gibi geldi. Halbuki, her ne kadar hukukçu olmasam da, bu durumu çözümü çok daha basit olabilirdi: Ortak Velayet! Hmm... bunu tek düşünen ben değilim sanırım! Bilemiyorum!
Ha bu arada bence okumalısınız:
***

1 Kasım 2013 Cuma

1. Bekar Anneler Destek Grubu Buluşması

Bekar anneler destek grubu buluşması için 17 Kasım 2013 Pazar gününü belirledim. Gelmek isteyen var mı?

Peki Ya Büyük Anne ve Büyük Babalar...

İngilizlerin bir sözü vardır: bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekir derler. Yalan da değil. Sizin delirdiğiniz anlarda anne-babanız girer araya; çocuğunuzu elinizden alır, oyalar, sever, şımartır. Sizi sevdiğinden çok çocuğunuzu sevdiğinizi düşünürsünüz, e doğrudur da bu tabii. Ama gerçek bir anne ve baba gibi gerçek bir büyük anne ve baba torunlarını sadece oyuncak oynarmış gibi sevmez. İçten, gerçekten sever. Her an sever, sadece ona uygun gelen, programına uygun olan anlarda değil. 
İlgilenir torunuyla. Kendi canları istediğinde değil, çocuk istediğinde gezdirir. Çocuğun sevdiği yemekleri; sizin zar zor oturttuğunuz sofra düzeni bozulması pahasına bile çocuğa elleri ile yedirir, dayanamaz çünkü aç kalmasına. Çocuğa kıyafet alır, boy boy... bu sene, seneye hatta ve hatta üniversite mezuniyetine giyecek bir şeyleri olsun diye. Oyuncak da alır, kitap ta. Hepsinden önemlisi öğretir, sabırla bildiklerini öğretir. Siz çocuğa bir şey öğretirken de sabırla oturur dinler, sizin otoriterinizi bozmamak için susar çünkü torununu çok sevse de, asıl ihtiyacının siz olduğunu bilir. 
Torun büyüdüğü zaman iyi bir insan olsun diye engin bilgileri ile donatır onu. Gelir, kalkar şehirler ötesinden her fırsatta görmeye gelir. Giderken elinize para sıkıştırıverir, torunun bir ihtiyacı varsa karşılansın diye. Evini açar. Siz küçükken elletmediği bibloları torunun önüne oyuncak diye atar. 
Gerçek bir büyük anne ve büyük baba gerçek bir dağdır sizi ve çocuğunuzu sert rüzgarlardan koruyan. Bizde 4 te 1... gene buna da şükür. Allah razı olsun!

Hani Olur Ya...

Hani olur ya filmlerde...
Saçları beyazlaşmış, yüzleri kırışmış bir kadın ve erkek.
Kalabalık bir ortamda göz göze gelir, birbirlerine ezbere bildikleri o tanıdık bakışı atarlar.
Sonra da cümlelerinde hem kibarlık hemde iğneleyici sözler olan bir konuşmaya girerler.
Birbirlerini tepeden tırnağa keserler... sonra tam kavgaya tutuşacakken uzaktan tanıdıkları üçüncü bir yüz görürler.
Kendi ifadeleri yumuşar, ister istemez gülümserler.
Toparlanır insanlar, oturur sıra sıra.
Çocuklar tek tek sahneye çıkar, diplomalarını alır.
Sıra bu kadın ve erkeğin çocuklarına, sevgili evlatlarına gelir.
Anne gözü yaşlı gururla diplomasını hava da sallayan oğlunu sahnede izlerken, erkek kadına döner ve "Hakkını vermeliyim, harika bir iş çıkardın, oğlumuza çok iyi baktın" der ya....
işte benim başıma bu gelirse, oracıkta dağıtırım o sözleri sarf eden suratı valla!

21 Ekim 2013 Pazartesi

Salgın

Ben her şeyi doğru yaptığımı sansam da, bizi pençelerinin arasına aldın Salgın,
Nedir benimle derdin, anlat da bakma yüzüme dalgın dalgın.
Bilmez misin ben bir bekar anneyim,
Yapmaya çalışıyorum bir başına her şeyi derin derin.
Sonra sen giriyorsun hayatımıza bir anda ey Salgın,
Çeviriyor oğlum yüzünü pişirdiğim çorbadan dargın.
Var yarın ofiste bir dünya işim,
Alamam da izin mizin!
Laf ederler, derler sonra "performansın düşük"
Yazık be bize, yok ki bakacak benden başka hasta çocuğua üşütük, üşütük.
Bana bak, Salgın, bırak yakamızı,
Uğraşamayız seninle ana oğul, kullandırtma bize 'yan hak' sağlık sigortamızı!

6 Ekim 2013 Pazar

İtiraf Ediyorum...

..."Yüksek Yüksek Tepelere" türküsünü duyduğumda ve gelinleri ağlıyorum.
...eski kocanın sevgilisi ile internette yayınladıkları fotoğraflarına bakıp "ben bu adam ile nasıl evlendim" diye düşünüyorum.
...oğlumun büyüyüp beni unutacağı fikri beni korkutuyor.
...oğlumun büyüyüp evden hiç ayrılmayacağı fikri de beni korkutuyor.
...oğlumun hayalinde kurduğu ve gelecekte yaptıracağı evinde benim için bir oda tasarlaması içimi ısıtıyor ve bu evde babası için bir oda tasarlamamış olması hem düşündürüyor hem de içten içe sevindiriyor, sonra üzüyor ve işin içinden çıkamayınca kafamı karıştırıyor.
...bazen keşke en azından bir çocuğum daha olsaydı diyorum.
...geçen hafta bir saniyeliğine; ilki çok tatlı oldu, acaba  suni döllenme ile eski kocadan bir çocuk daha yapmak günah olur mu diye düşündüm.
...bazen çok fazla yemek yiyor, yemeyeceğim diyor ve yine yiyorum. 
...hep bekar kalmak istiyorum, sadece ev dağılmasın diye.
...bazı pazarlar oğlum ile oyun oynamak yerine uyuyorum.
...oğlumun oyunlarını anlamıyor ve o anlatmaya çalışırken de bazen çok sıkılıyorum.
...diğer yandan oğlumla gezmek en sevdiğim aktivite olduğu için, üniversiteden önce bir yıl boyunca beraberce dünyayı gezeceğimize dair kendisi ile sözleşme yaptık.
...eğer 1 yılda 12 kilo verirsem, oğlum ile kendimi Tayland gezisi ile ödüllendireceğime dair söz verdim, zaten parasını biriktirmek için yemek yememem lazım, zekice dimi?
...en sevdiğim dizi "Grey's Anatomy" çünkü doktor olmayı isterdim.
...oğlumun öğretmeninin "aileniz yardımcı olsun 12 tane matematik problemi versin" dediği ödevi ona internetten problem bularak yaptırttım.
...oğlumun ödevlerini kontrol etmiyorum ama güzel kompozisyon yazması için mutlaka yazılarını kontrol ediyorum.
...ikea kataloğu bağımlısıyım.
...kadınlarla çalışmayı sevmiyorum.
...bu sene doğumgünümün çoğunu kendime acıyarak geçirdim.
...sütyen takmanın kadınlığıma karşı acı verici bir hakaret olduğunu düşünmeden edemiyorum.
...ojelerimi silmeye çok üşeniyorum, yarısı dökülünceye kadar da silmiyorum.
...Martha Stewart'a hastayım.
....

Bekar Anneler Buluşması

Bekar anneler destek grubu için Kasın aynının ilk Cumartesi veya Pazar gününün saat 11:00'in uygun olacağını düşünüyorum. Rahatsız edilmeden güven ve huzur içinde konuşabileceğimiz bir mekan arayışı içindeyim. Katılım ve fikirlere açığım. Mail atın lütfen: bekarveanne@gmail.com.

Sevgi Bağımlılığı ve Sağlıklı İlişkiler


İnsan hiç sevgiye ve ilgiye bağımlı olur mu? Peki bu bağımlılık sorun oluşturur mu?
Boşanmama giden yolun başında, evliliğimde başıma gelen bir kaç tatsız olay sonunda cevabını bulamadığım sorular için araştırma yaparak evliliğim ve eski kocamın dünyasında olan biteni anlamamı sağlamaya çalışmıştım. Psikologun konfirmasyonu da vardı; karşımda kişilik bozukluğu olan biri vardı. Fakat ne olursa olsun insan kendini de dönüp bakmalı. Bende ki sorun neydi? Ben bağımsız bir yetişkindim. Neden bu insandan uzaklaşamıyordum? Çok mu seviyordum? Seviyorsam da beni bu kadar aldatan, bana değer vermeyen bir insanı nasıl ve neden sevebiliyordum?
Birçoğumuz kötü giden ilişkilerimize, gerek evliliklerimiz de olsun gerekse arkadaşlıklarımızda, gereğinden fazla katlanabiliyoruz. Hiç düşündünüz mü; çevrenizdeki insanların keskin yargıları varken, sizin sınırlarınız görünmeyecek kadar esnek olabiliyor. Bir arkadaşınız eşinizle geçen tatsız bir olayı ona anlatırken size "anlamıyorum, bu insana nasıl katlanıyorsun" diyebiliyorken; siz iyi kalpliliğinizle her türlü affedilmeyecek durumları affediyor, problem çıkmasın, kavga patlamasın diye yumurta kabuklarının üzerinde yürüyormuş gibi aşırı tetikte ve aşırı dikkatli ve alttan alır bir hal alıyor hatta bu barışçıl tutumunuz ile gurur duyuyorsunuz. Peki tüm bunları aile birliğini koruma, problem çıkmasını engelleme veya merhamet duygusundan mı yapıyorsunuz? Gerçekten de sizi aldatacak, size maddi veya manevi olarak destek olmayacak, sizi döven, sizi sözleri ile ezen, her fırsatta fiziksel ve kişilik özelliklerinizi eleştiren, size "salaksın sen, aptalsın" diyen bir insanı affedecek kadar merhametli misiniz? Peki kendinize karşı merhametiniz nerede?
Eğer gerçekten de kendinizi ezdirmeye götürecek kadar merhametli veya sabırlı olacak kadar iyi yürekliyseniz ve bu durumdan memnunsanız, bravo size. Ama merhametli ve barışsever davranışınızın yüzünden yine mutsuz, yine de üzüntülüyseniz ve dahası davranışlarınız sizi pasif agresif bir tavır sergilemeye sebep oluyorsa o zaman sizde de bir sorun olabilir. Üzülmeyin canım, hepimiz biraz sorunluyuz. Çözmeyi isteyeceğimiz sorunlarımız olsun yeter.
İçten içe size hak etmediğiniz biçimde davrandığını bildiğiniz, aile ve dost çevreniz tarafından pek de sevilmeyen bir insan ile beraberken tamamen onun kişiliğini aldığınız ve onunla tam anlamı ile bütün halini alıyorsanız size de bağımlı kişilik sorunu olabilir belki. Her zaman söylediği gibi; ben psikolog değilim. Sadece kendi deneyimlerimi yazıyorum.
Eski koca ile ilk ve son psikolog seansından sonra psikoloğumuz bana onda sınırda kişilik bozukluğu belirtilerinin olduğunu fakat benimde bağımlı bir kişiliğe sahip olduğumu bana söylediği anda gözümün önünde bir ışık belirdi. Devamlı kavga eden bir anne-babanın birinci çocuğu olarak benim ilk ve öncelikli görevim ailenin huzurunu sağlamak ve devamlı susmak idi. Asla kavga etmezdim. Dahası ailem ayrılacak, annem bizi bırakıp gideceği için deli gibi korkar, o her evden çıktığında dolabını açar kıyafetleri yerinde duruyor mu diye kontrol ederdim. Terk edilmekten sonsuz korkardım ve terk edilmemek için ne gerekiyorsa yapardım. Bu his özellikle anneme karşı gelişmiş bir sendrom idi. En sevdiğim insan oydu fakat o onun istediği gibi bir evlat olamadığım için beni bırakıp gideceğini söylerdi. Asla yeteri kadar iyi olamadım!
Ondan sonra hayatımdaki tek sevgi kaynağı olarak eski kocamı koymuştum ve onun bana yaptıklarına rağmen, bana destek olmaması, beni aldatması, ihtiyaçlarımı karşılamaması, soğuk ve mesafeli ve özellikle son zamanlarda fiziksel olarak varlığının benim için işkence halini almış olmasına rağmen onun gitmesine izin veremiyordum. Kavga ettikten sonra, evden çıkıp gittiğinde deli gibi onu arar, sokaklara düşerdim. İçten içe ilişkinin bitmesinin iyi olacağını bilsem de buna izin veremiyordum. Sanki onun varlığı olmadan ben bir hiçtim, onun sözde desteği olmadan ben tek başıma oğlum ile yaşayamayacaktım. Unutmayın, o değil ben çalışıyordum. Ben para kazanıyordum ama nasıl bir öz güven eksikliği yaşıyorsam artık, o olmadan aç kalacağımızı düşünüyordum.
Kendi başıma karar veremiyordum. Zaten bu durum onun aşırı dominant, narsist ve manipülatif yaklaşımına çok iyi uyum sağlıyordu. En azından onun verdiği kararlar sonucunda, hoşlanmadığı şeylerin ve bundan dolayı sorun çıkma ihtimali çok daha zayıftı. Ailemin yaptığı gibi eski koca da benim aptal olduğumu hissettirirdi. Ben başarılı notlarla okullar bitirmiş olsam da, işimde çok kısa sürede yükselmiş olsam da asla zeki hissetmezdim. Bu yüzden de hiç karar almazdım. Onun istediği yerde yaşar, istediği yemeği yer, istediği programları izlerdim. Kişiliğimi geliştiremiyordum. Zaman geçtikçe kendim bile nelerden hoşlandığımı hatırlamıyor, esas yapmak istediğim mesleği unutuyor, ay başında maaşımı nereye harcayacağımı bile bilmiyordum. Hatta ve hatta onu memnun etme isteğim 3 yıl boyunca sadece onun beğendiği ayakkabıları her gün nefret ede ede giymeme kadar götürmüştü beni! Ne kadar patetik değil mi! Annesinin ilgisi için, onun eteğinde dolanan ve elindeki resmi “anne bak, anne bak” diyen 5 yaşındaki bir çocuktan bir farkım yoktu.
Kendi ailem benim için her türlü şeyden vazgeçtiklerini her fırsatta bana anlatırdı; kendileri yemez beni yedirir, kendileri içirmez beni içirirdi. Bunu hepimiz duymuşuzdur. Fakat bu aşırı minnet duygusu, en azından bende, yetişkinliğim de aşırı bir "verici olma" sendromu geliştirdi. Anne ve babama karşı geliştirdiğim şükran duygusunu her ilişkime taşıyordum. Şanslıyım, bu zaafımdan faydalanan çok yakın arkadaşlarım olmadı ama eski koca için bu tam da istenilen durumdu. Normal şartlarda paylaşımcı olmak kötü bir şey olmasa da; durum sınırlarınızı aşıldığı zaman hiç de hoş olmuyor. Onun her istediğini, istediği şekilde yapıyordum. Zaten zaman ilerledikçe karar verme yetimi de kaybetmiş olduğumdan; dünyamın tamamı onun etrafında dönüyordu. Yeter ki beni terk etmesin! Yeter ki yalnız kalmayayım! Yeter ki kabul göreyim.
Sağlıklı bir yetişkinin sınırları olmalıdır. Eğer eşiniz siz çalışırken sizi 10 kere arayıp işinize engel oluyor ise, "Beni iş yerinde arayarak, işimi yapmama engel oluyorsun. Akşam eve geldiğimde istediğin konuyu konuşuruz" diyebilmeniz lazım. Eğer, o üzülecek veya kavga edecek diye söyleyemiyorsanız ve bu durum patolojik bir hal alıyorsa, bu onun olduğu kadar sizden de kaynaklanan bir sorundur. Evin tüm işini siz yaptığınız için yorulup ondan kavga edecek, söylenecek veya sizin yetersiz olduğunu düşünecek diye her işi tek başınıza yapıyorsanız, onda olduğu kadar sizde de sorun var. Problemlerinizi ve hoşnutsuzluklarınızı ona söylemenize rağmen hiç bir şey değişmiyor ve sizde değiştirmemek için hiç bir şey yapmayıp vazgeçip durumu kabulleniyorsanız, onda olduğu kadar sizde de sorun var demektir. Demek ki sizin sınırlarınız yok denecek kadar esnek ve karşınızdaki de size istediğini yaptırabilir; sevmediğiniz arkadaşlarını eve davet ederek onlarla arkadaş olmanızı zorlayabilir, sevmediğiniz biçimde giyinmenize, saçınızı makyajınızı sadece onun istediği biçimde yapmanızı, sadece onun uygun gördüğü bir işte çalışmanızı, sadece onun uygun gördüğü arkadaşlıklar kurmanızı hatta ve hatta çocuğunuzu da sadece onun uygun gördüğü biçimde yetiştirmenize yol açabilir. Sizin yorgun olmanız veya küçük çocuğunuzu sabah değil akşam banyo yaptırmak istediğinizin hiç bir önemi yok. "Aman kavga çıkmasın, o mutlu olsun da" mantığı sizin aslında sınırlarınızın olmadığını ve maniple edilmeye çok müsait bir yapınızın olduğunun kanıtıdır.
Artık bir yetişkinsiniz. İş yerinde çalışırken bir aile bireyinin sizi devamlı rahatsız etmesinin işinizde başarısız olmanıza yol açacağını ona söylemeniz, sizin terk edileceğiniz anlamına gelmez. Matematik dersinde 3 aldığınız için size kızacak bir anne yok karşınızda. Sağlıklı bir ilişkide eşiniz, dostunuz; iş yerinde rahatsız edilmeden çalışma ihtiyacınızı, kendi arkadaşlarınız ile arada bir tek başınıza kahve içmek isteyebileceğinizi, bazen yorgun olduğunuz için yemek veya temizlikte size yardımcı olması gerektiğini anlayabilmelidir. 
Sağlıklı bir ilişkide arada sırada yalnız kalmayı istemeniz de normaldir. Eğer eşiniz sizi her dakika yanında istiyorsa, arkadaşlarınız ile tek başınıza buluşmanıza karşı çıkıyorsa, normal bir ilişkiniz yok demektir. Sırf onu memnun etmek için her bir boş dakikanızı onun ile geçirmeye çalışmak sizi yoracaktır. İçten içe kızacaksınız ve kavga çıkmasın huzursuzluk olmasın diye kızgınlığınızı içinize atacak mutsuz oldukça mutsuz olacaksınız.
Bir başka sıkıntım ise, "o çok iyi bir insan, onun suçu değil böyle olması" sendromumdu. Kendi ailemi kurtaramamıştım, onların ilişkisine inat kendi ilişkim yürüyecekti. Yürümeyeceğine inandığım anda bile, eski eşime acıdığım için bensiz çok mutsuz ve perişan hale geleceğini düşündüğüm için bırakamadım onu. Ya cesaretim eksikti ya da cesaretimi bulduğumda kendimce tanrısal bir role bürünüp onu kurtaracak tek kişinin ben olduğuna inanıyordum. Hasta biri olsa bile bunun onun suçu olmadığını düşünüyor, onu bırakmanın günah olduğuna inanıyordum. Fakat o zamanlar karşımdaki kişinin kendine bakamayan biri olmadığını, aslında sağlıklı, eli ayağı tutan, istese para kazanıp kendine bakabilen bir insan olabileceğini düşünemiyordum. Aslında bakarsanız onu kötü davranışlarına ses çıkarmayıp, ona zarar vermiş oluyordum.
Kavga çıkmasın diye karşınızdaki insanın her istediğine evet demek, aslında o kişi için ne kadar zararlı hiç düşündünüz mü? Eski koca ile iş mevzusunu her açtığımda beni bir şekilde geri püskürttüğü için onu "hayallerini gerçekleştirmek için" bıraktım ve hep ona maddi ve manevi olarak destek verdim. Sonuç olarak da orta yaşına gelmiş fakat bir kariyeri yok. Eğer ki bu konuda sınırlarımı keski hatlara çizip, kendi tembelliği için ben kullanmasına izin vermeseydi, belki beni aldatacak vakti olmazdı! Belki de beni yine de aldatmış ama en azından kariyer sahibi bir adam olurdu.
Benim bu sendromdan kurtulmam uzun bir vakit aldı, acılı bir yolculuk oldu. Bol ağlamalı, bol peçeteli, bol çikolatalı ve dondurmalı, biraz çocukluğa geri dönmek biraz da gözyaşını kurutarak kuyruğu dik tutarak, kendini yeniden keşfetmekten geçen ağrılı bir süreç sonunda birkaç kilo daha şişko ve susuz ama daha güçlü çıktım. Aslında hiç birimizin birbirimizden farklı olmadığını ama seçimlerimizin bizleri şekillendirdiğini anladım!
Eski bir Kızılderili hikayesi vardır. Cherokee (Çeroki) kabilesinden bir dede, torununa her insanın içinde devamlı savaşan iki kurt’un varlığından bahseder. “Biri” der “kötülüktür. Onda kıskançlık, hüzün, pişmanlık, bencillik, kendini beğenmişlik, kendine acıma, üzüntü, alınganlık, eziklik, yalancılık, kibir ve ego vardır”.  “Diğeri” der, “iyiliktir. Onda sevinç, barış sevgi, umut, sükunet, tevazu, yardımseverlik, empati, mizah, cömertlik, dürüstlük, merhamet, inanç ve sadakat vardır”.
Torun düşünür ve sorar "Peki kazanan kurt hangisidir dede?"
Yaşlı Cherokee cevap verir, "Beslediğin kurt kazanır evladım" der.
Aklım karıştığında, ben bu hikayeyi hatırlıyorum. Karşımdakinin içindeki hangi özelliğini beslediğine bakıyorum çünkü ne şekilde yetiştirilmiş olursak olalım, kişiliklerimiz birbirimizden ne kadar farklı olursa olsun, içimizde beslediğimiz özellikler bizi olduğumuz kişiliğe götürür. Bazen sevgi ve "her şeyin normal ve huzurlu olması" bağımlılığımız bu basit gerçeğe karşı gözlerimizi kör edebilir. Ama biliyorsunuz, bozuk temeller üzerine kurulan her ilişki yıkılmaya mahkumdur ve bazen de sınırlarımızı ve haklarımızı korumak için çatışmak ve savaşmak gereklidir.
Her hangi bir ilişkiniz ile mutlu olmaktan çok mutsuz oluyorsanız, durup düşünün: bu insan içindeki hangi davranışı, hangi kurt'u besliyor ve unutmayın, hasta veya engelli değilse her yetişkin hayatını daha iyi bir yöne götürme, içindeki doğru kurt'u besleme yetisine sahiptir. Gerisi sadece bahanedir. Sevgiye olan bağımlığınız ise sizi kör etmesin aksi taktirde siz de kendinizi içinizdeki kötü kurt’u besliyor bulursunuz.

30 Eylül 2013 Pazartesi

Bekar Anneler Bir Arada

Bekar anneler olarak bir arada birbirimize destek olabileceğimizi düşünüyorum. Amacım (şimdilik) İstanbul da yaşayan bekar anneler, hayatının bir döneminde tek başına çocuklarını büyütmüş anneler veya boşanmayı düşünen anneler olarak bir araya gelip hikayelerimizi paylaşabileceğimiz veya sadece oturup dinleyebileceğimiz bir destek grubu kurmak. Bir aradayken birbirimize çok desteğimiz olur diye düşünüyorum: İş bulma, bekar anne olarak iş ve ev dengesini sağlama, tek başına çocuk bakımı, maddi planlama, boşanma sonrası değişimler, çocuklarımızın boşanma konusundaki tepkileri, eski eş ile iletişim konuları gibi bir çok konuda birbirimizden öğrenebileceğimiz çok şey var. Eğer hedeflediğim gibi bir noktaya gelebilirsek, el birliği ile iş ve sosyal çevrede bekar anneler için hayatı kolaylaştıracak bir çok çözüm üretebiliriz diye düşünüyorum. Bir aradayken yalnız değiliz :)

Eğer ilgilenirseniz lütfen bana bekarveanne@gmail.com adresinden yazın. İlk fırsatta bir kaç bekar anne bir araya gelelim isterim. Belli bir kişi sayısına ulaşınca en uygun tarih ve mekanı kararlaştırıp, e-mail üzerinden paylaşırız. 

Biliyormuş Gibi Yapmak

Hep diyorum ya kızlarla dolu bir ailede büyüdüm diye; bilemedim bu erkek çocuk olma durumunu. Meğer erkek çocuklar boğuşmak istermiş. 
Oğlum hep sessiz, sakin ve uslu bir çocuk oldu şükürler olsun. Sevdiği tek spor yüzme. Koş dersin, koşmaz. Futbol dersin, o da ne der. Baskete yazdırırsın, top çarptı diye kursu bırakır. Ben de açıkçası pek ısrar etmedim. Canı ne istiyorsa, ilgisi ne yöndeyse öyle devam etsin dedim. Fakat ne yazık ki etkin bir baba rolünün eksikliğinin etkisini yeniden gördüm.
Eski okulunda spor alanı olmadığından, oğlumun beden eğitimi dersleri pek olmazdı. Yeni okulunda ise binanın içinde spor salonu olduğu gibi bir de düdüklü müdüklü bir de beden eğitimi hocası ve haftada 2 saat dersi var.
İlk dersi sıkıntısız atlatan oğlum, ikinci derste koşması istenince ve yarıştığı grupta sonuncu olunca, normalde güzel resim yapma yeteneği veya bilimsel konuşmalarından başka bir konu da daha ilgi çekmiş oldu ve bir başka çocuk tarafından "salak olduğu" söylendi. Bu lafa çok içerleyen velet, bu yüzden sınıf arkadaşı ile kavga ettiğini ve onu ittirdiğini anlattı bana ağlaya ağlaya.
Kendisine beraber koşmaya çıkacağımızı ve antrenman ile hızlanacağını söylesem de içim cız etmedi değil. Erkek arkadaşlarım oğulları ile boğuşuyor, top oynuyor, alıyor suya atıyor, tutuyor. Babaları tarafından ilk bakışta canice gelen bu davranışlara maruz bırakılan çocuklar; yaşları büyüdükçe daha güçlü ve fiziksel aktiviteye daha yatkın büyüyor. Ayrıca güvenli bir ortamda rekabet etmeyi de öğreniyor sanırım. Bazen babayı yeniyor, bazen de yeniliyor. Bizim durumumuzda ise, hapşursa bile dünyanın en güzel şekilde hapşurduğuna inanan annesinin sonsuz yüceltmeleri ile çocuk hep birinci olacağını düşünerek, gerçek yaşamda başarısızlıkla karşılaşınca, abuk subuk tepkiler verebiliyor (haydi ama... kabul edin siz de en az benim kadar nevrotikleşebiliyorsunuz çocuklarınız konusunda!).
Hal böyleyken, bu meseleyi ele alabilmek için oğluma bisiklete binmek için pazar günü parka götürdüm. Normalde bisiklete binmeyi bilen oğlum, ilk taşındığımızda kaza yaptığından dolayı biraz korkmuş ve bir daha binmemişti. 1,5 saatlik çabadan sonra, oğlum düz yolda bisikletinde gidiyor ben de yanında "evet evet yapabilirsin, yiiihuuuu" diye bağırarak koşuyordum.
Bu arada... ben bisiklete binmeyi bilmem! Ama bilmediği şeyleri bile biliyormuş gibi yapmak annelerin en büyük sırlarından biri değil midir? Yoksa siz benim o matematik sorusunun cevabını önceden bildiğimi mi sandınız! "Önce Türkçe ödevini bitir sonra beraber bakalım" diyip, mutfakta gizli gizli önce çözdüm de anlattım ben çözümü.

8 Eylül 2013 Pazar

Kısa Kısa...

1. Evde hala internetim yok. Bir yıllık abonelik ile aldığım mobil internet hattım evimizde çekmiyor. Şikayet ettim, taahhüdü kaldırdılar ama vergi ödemem! 7 ay daha internetim yok sanırım.
2. Akılsız bir telefonum var, twitter'a giremiyorum. Meğer çok lazımmış! Bakalım, kısmet ne zaman alırım bilemiyorum.
3. Oğlum eve döndü. Mutluyum. Sorun yok. O da mutlu görünüyor. Çok özlemişiz birbirimizi çok!
4. Babası 1 kuruş vermemiş. Bayram harçlığı toplamış oğlum ama babadan ne okul için ne de başka bir şey için para yok!
5. Baba sevgilisi ile tatile çıkmış, sorun değil çıkar tabii. Çıksın mutlu olsunlar ama oğluna para verseymiş birazcık! Ayrıca oğlu onunla yaşarken hiç tatile götürmemiş!
6. Babası hala evin satılmasını istiyor, ben de kiracı ile boğuşuyorum! Bu konuda bir şey yapmayacağım bir süre daha ama ev satılırsa çocuk için nafaka isteyeceğim! Kararım kesin! (haha, değil... aklım gidip geliyor!)
7. Avukat ile konuştum, söyledim mi size? Söyledim ama tekrarlayayım... Vekaleti bende ama ben babaya götürmek zorunda değilim, baba görmek istiyorsa gelmeliymiş! Gelir mi gelmez mi zaman gösterecek! Ben götürecek miyim? Hayır. Nen bunu bir kere yaparsam hep yapmak zorunda kalacağımı söylerken, annem yaparsam hala onun kölesi olduğumu kabul etmiş olacağımı söylüyor. Ben sadece oğlumun mutlu olmasını istiyorum ve bu yüzden de zorlanıyorum! Bakalım... oturur elbet bir düzen!
8. Oğlum özlemiş babası ile diğer aile fertlerini. Bunu söylediğinde içime bir ateş düştü resmen! İstemiyorum o insanları özlemesini, bence hak etmiyorlar oğlumun bu tertemiz duygularını ama yapacak bir şey yok, ailesi... özleyecek tabii. Biraz da kıskanıyorum sanırım! 
9. 35'ime yaklaşırken bir çocuk daha istiyorum diye bağıran hormonlarımı çikolata ile bastırıyorum! Rüyamda bebek, erkek bebek, kız bebek, bebek arabası, bebek kıyafetleri, bebek pudrası ve hatta bebek bezi görmeye başladım! Biyolojik saat doğruymuş. Ben benimkinin pillerini çıkaracağım!
10. Yine iş arıyorum. Beni işe alanlara minnettar olsam da pek bana göre bir iş değilmiş. Umarım yakında mutlu olacağım bir iş bulurum.
Yazamıyorum diye küsmeyin, vallahi yeni imajımızla karşınızda olacağız... çok yakında... şu hesabı kitabı bir oturtayım, söz! 

Halbuki Hepimiz İşçiyiz

Plaza çalışanları kervanına bende katıldım arkadaşlar! 
Çok komik oldu, bildiğiniz Kezban İstanbul'da hallerim.
İlk geldiğimde bir binaya kart ile girmenin sadece Amerikan filmlerinde gösterdikleri fabrikalarda olduğunu sanmıştım. Sorun, metro da sağ tarafa kart konulup turnikede geçilirken, iş yerlerinde bunun sol tarafa kaymasıdır. Bildiğiniz inat ettim uzun süre bu düzenle! Yıllarca ofis diye bir apartman dairesine normal anahtar ile giren ben, kartlı sisteme geçiş yaptığımdan bu yana ofise banka kartı metro kartı, Migros kartı ve hatta yemek kartı ile girmek konusunda ısrarcı davranışım ile Kezban sıfatına hak kazandım. Hayır neden kart okuyucuları standart değil... sağda kartı göster, turnikeden geç. Hatta kartlar bile tek olmalı bence! Migros kartı, oyuncakçı indirim kartı, banka kartı ve iş kartı hepsi tek olsun çok rahatlayacağım! Bir kere kart okutmadan geçmeye çalıştım turnikeden. Önemli değil...sadece bir kaç kemik kırdım sanırım!
Gel gelelim meşhur öğle yemeklerine.
Yarabbim, bizim özel bir gün kutlaması olarak kırk yılda bir yediğimiz burada normal öğlen yemeği. Ben her gün böyle beslensem yemek paramın ay sonunu görmeyeceğini bildiğim için verdim kendimi salataya! "Ehü ehü formumu koruyorum da..." derken içimden "ulan! Bu domatesin bizim oralarda 10 kilosu bu paraydı ayıp ayıp" diye söyleniyorum. En komiği de insanlar yemeklerini yerden bir hafta önce bilmemne restoranında  yedikleri bilmemneli yemeklerinden bahsederek yiyor yemeklerini: "ay soandso daki mantar pilakili somon fümeli kişniş soslu böğürtlenli patates çok ağırdı!" E bacım, ağırdı belli daha hala hazmedememişsin! Nesi var canım öğlen mercimek çorbası üzeri 2 tane biber dolması yemenin!!
Hele dergiden fırlamış insanlar! Her an moda çekimine gidecekmiş kadar süper bakımlı halleri ile her an poz veriyormuş duruşları beni çok şaşırtıyor ve eğlendiriyor. Ne tuvaleti gelir, ne kilo alır hallerinin yanında ben paçozluğumla ambiyansı çok bozuyorumdur eminim! Saçım sabah işe girdiğim gibi kalmıyor öğlene kadar. Akşam çıktığımda işe göz kalemim, gözümden yanağıma veya şakaklarıma kadar uzanan siyah bir çizgi halini almış oluyor... ruj mu? O sabah kahvesi ile yenmiş oluyor metrodan alınma simit ile beraber.
Bir de muhabbetleri var denk geldim mi beni kopartan. "Ayyy, çocuk çok zor" diyor bir tanesi "illa annen olacak yakınlarında yoksa kariyer ile çocuk yapılmaz" diyor taze manikürlü elleri ile 12 tl'lik kahvesine uzanırken (ben bu arada çantama ıslak mendil ve peçete sokuşturuyorum evde lazım olur diye)! Tatil planlarını anlatıyor bir diğeri "Bodrum çok kalabalık olabilir, çeşmeye gidelim dedim ama Haluk illa İspanya turu diyor" der ben gözlerimin seğirmesini kontrol altına almaya çalışırken!
Plaza içerisinde bitmeyen hafta sonu maceraları, akşam eve gelecek misafirler, düğün dernek planları konuşulur saatlerce! Fazla bilgi yüklemesinden beyinim patlamak üzereyken bir arkadaş ofis politikası isimli albümü plaka takıp loop'a alır.
Tüm bu insanların aslından benden hiç bir farkı yok! Önce de işçiydim... şimdi de işçiyim. Onlar da işçi! Evet ben kezban ve diğeri de leydi ama olsun ikimizin de SGK'sı var mı, var! Ayrıca ben çocuğuma tek başıma bakıyorum, saçımdaki de ev boyası, gerekirse de kına olur! Hınh!

Korkularım

Geçmiş korkularımız ile hareket etmenin bizleri sadece felç ettiğini öğrendim bugün bir daha. Oğlum döndü... evimize. Daha henüz tam alışamadı İstanbul'da olmaya. Ben de onu mutlu etmek için şekilde şekle giriyorum. Bir çok aktiviteyi içimden gelerek yapsam da, bazı şeyleri gerçekten de sırf o mutlu olsun, İstanbul'u çok, en az benim kadar çok sevsin diye çırpınıyorum fakat bugün bir tartışmamızın üzerine buraya sırf ben istediğim için geldiğini yineledi. Tamam canım kabul ediyorum! Daha çocuk o; neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilmiyor ve benim biliyormuş gibi davranmam çok da normal değil ayrıca daha bir süre daha sevmeyecek burayı ve sonra arkadaş edinince, alışacak ve sevecektir. Sevmezse de sevmeyecektir ama ben o kadar alışmışım ki bir şeylerin bozulacağına dair korkmaya; eskiden korka korka kendi korkularımı haklı çıkarttığım gibi şimdi de o korkularım ile çocuğa yüklenip ona duymaktan korkuttuğum sözleri söyletmeye başardım!
Tüm bunlardaki dersimiz: korkmayın, tedirgin olun ama korkmayın. Tedirginlik iyidir, hayatta kalmayı sağlar ama korku felç eder, karar almayı engeller. Korkup İstanbul'a taşınmaktan vazgeçseydim, hala ezildiğim bir iş yerinde çalışmaya çalışıyor, eski anılarla boğuştuğum bir şehirde yenilenmeye çalışıyor ve tüm bunların acısını kendimden ve de oğlumdan çıkarmaya çalışıyordum. Bu planım işe yarayacak mı yaramayacak mı bilmiyorum ama en azından şu anda çok sevdiğim İstanbul da, dünyada en çok sevdiğim insan ile beraber yaşıyorum. Eminim oğlum da bunu hissedecektir çünkü korkularımın beni felç etmesine izin vermediğim gibi tedirginliklerimi duymazlıktan gelmeyip ona en uygun yaşam ortamını elimden geldiğince kurdum. Umarım işe yarar.
Tüm bunları, "aman Allahım ne muhteşem bir insanım" demek için yazmadım, hatta bugünkü krizimi görseydiniz, benden utanırdınız! Patetik bir haldeydim yine! Ama, ben denedim, sanki oluyor gibi. Siz de deneyin.

Korkularınız sizi felç etmesin! Hareket iyidir!

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Her Şey Düzelecek

Hata ettiğini kabul etmek öğrenmeye ve yeni deneyimlere açılan kapıdır. Hata ettiğini kabul etmek, hata etmemeye giden yoldur.
"Hata ettim" diyebildiğiniz anda dünya değişmeye başlar.
İnsansınız, hata edebilirsiniz. Olmayacak kişiye aşık olup, yaşamak istemediğiniz yaşamlar seçebilirsiniz. Olsun.
Çocuklarınıza kızıp, mutsuzluğunuzun içinde boğulup onların ihtiyaçlarını görememiş olabilirsiniz. Olabilir.
Önemli olan hata ettiğini kabullenmek. Tek taraflı olmadığını anlamak. "Evet! Bu insan böyle ama ben de hata ettim" diyebilmek.
Kibirlilik niye, "elalem ne der" korkusu niye. 
"Hata ettim" demek zor değil aslında.
Ben ettim. Hata ettim valla!
E bende insanım, sen de. Hiç birimiz mükemmel değiliz.
Öyleyse...
Hata ettik, haydi düzeltelim... çok geç olmadan.

18 Ağustos 2013 Pazar

Tek Başınalık

Oğlumu uzun zamandır göremiyorum. Bu yazı bir hayli çok bekar, az çok anne olarak geçirdim. Taşınma ve işe alışma telaşına bir de ciddi anlamda özlem, patetik duygusallık ve “neden beni aramıyor”lar karıştı. Normal şartlarda devamlı tek başına bir çocuğun her ihtiyacına cevap vermeye çalışan bir anne için, hoş karşılanacak bir tek başınalık olduğunu sanabilirsiniz ama insan benim kadar duygusal, takıntılı ve, evet kabul ediyorum, manyak olunca tüm günü çocuğunu düşünerek geçerin bir obsesif ile karşı karşıya kalıyorsunuz. “Yemeğini yedin mi”, “meyve yiyor musun” “acaba dişlerini fırçalayıp, tırnaklarını kesiyor mu”, “Yeterince eğleniyor mu”, “sıkıldı mı”, “çok bilgisayar oynuyordur, hiç de kitap okumuyordur kesin kesin geri zekalı olacak, kesin çarpmayı da unuttu” ve en korkunucu “kesin beni unutacak, orada yaşamayı isteyecektir asla benim yanıma dönmeyi istemeyecektir çünkü ben çok sıkıcıyımmmm” gibi sonsuza kadar uzanan bir paranoyak düşünce listesi oluşuyor zihinde. Evet, tahmin ettiniz. Oğlum babasında. Bu çok güzel bir şey, eğer baba ile vakit geçiriyor olsaydı, eğer uyuyamıyorum diye gecenin bir yarısı beni aramak zorunda kalmıyor olsaydı, evet çok güzel olabilirdi bu hepimiz için fakat ne yalan söyleyeyim babasının kız arkadaşı ile gece partileri fotoğraflarını görünce şu anda oğlumun orada olma amacını anlayamıyorum; madem her bir anları bir arada geçmeyecekse bari beni oğlumdan mahrum bırakmasın değil mi? Ama bir inattır gidiyor.
En son eski kocanın “ben zaten kış boyu göremeyeceğim, okul açılıncaya kadar bende kalsın” diye yaptığı yarım yamalak duygu sömürüsünden sonra avukat buldum konuştum. Burayı okuyan bir çok kadının benden zeki olmasını, boşanma süreçlerini benden daha akıllıca yönetmelerini umarak her ihtimale karşı avukattan öğrendiklerimi burada paylaşmayı borç biliyorum: velayeti bende olduğu için şehir değiştirdiğim için benden velayeti almasına pek imkan yok. Anlaşma da yazan haftasonları görüşme kriteri için kendi gelmek zorunda ve eğer istersem eğitim masrafları artacağı için almadığım nafaka için ileride nafaka davasını açabilme hakkım var! Açar mıyım… sanmıyorum, kavgada kaçmama sebep olan pasifist kişiliğim bazen davranışlarımın korkaklık olarak algılanmasına sebep olabiliyor ama bence bir sorun yokken ortalığı bulandırmaya gerek yok. Evet hayat artık daha zor, ekonomik olarak daha çok zorlanıyorum ama para için o adam ile yüzgöz olamayacağım!
Kısacası… oğlumu özledim. Bir an önce gelip şehri beraber keşfetmek için can atıyorum. Ayrıca her dışarı çıktığımda çiftler, evli insanlar, evlenmeyi düşünenler, anneler, “anneeee” diye ağlayan çocuklar görüp kalbimin iplerinin istemediğim güçler tarafından çekilmesine, hormonlarımın coşmasından hoşlanmıyorum bu yüzden haftaya gidip oğlumu alıp getirmeye çalışacağım.
Avukatın verdiği bir tavsiye ile daha bu yazımı bitirmek istiyorum: “Eski eşiniz ile mümkün olduğu kadar telefon diyaloglarından uzak durum ve sms veya e-posta ile iletişim kurun. Yazarken de ne yazdığınıza dikkat edin” dedi. Yazının kuvveti işte, içimde patlayan öfkeyi yansıtmadan çok daha rahat iletişim kurabildiğimi gördüm ama işin sırrı: önce içinizden gerçekten geçenleri yazın sonra silin, yoksa görüşme ayarlanması ile ilgili mailiniz şuna benzeyebilir:
OğluMU almak istediğini ve görmek istediğini anlamıyorum. Nasılsa biz orada yaşarken bu kadar ilgili  ve alakalı davranmıyordun. Daha önce aynı mahalledeki evimizden gelip almıyorken şimdi bir inat uğurun onu gidip başka bir şehirdeki arkadaşının evinden almak istemeni anlayamıyorum. Oğlum sana gelmeyi istemiyor ve aslında bakarsan seninle gideceği o hafta sonu biz beraber plan yapmıştık ama sen sadece kendini düşündüğün için bunu anlayış ile karşılamanı beklemiyorum!!! Dünya senin etrafında dönüyor zaten ve sen de babalığı sadece sana ve senin programına uygun olduğu sürece sürdürmek istediğin için, bu tavrın beni şaşırtmıyor. Sadece kavga çıkmasın diye susuyorum ama bunu da senin için değil oğlUM için yapıyorum!!! Yoksa düzensiz yaşam biçimin, kadınlara karşı aşağılayıcı tavrın, sadece kendi maddi ve manevi ihtiyaçlarını düşünmen ve evet bu yaşına gelmiş olup da kendine ait bir evinin olmamsı hiç hoşuma gitmiyor. Ayrıca çok daha fazla kelleşmişsin ve bu yaşında 25lik delikanlılar gibi giyinmeye çalışman çok komik ve bazen sen neyine aşık olduğunu hatırlamıyorum bile çünkü komik görünüyorsun!
Bunun yerine:
Pazartesi alabilirsin, eşyalarını kontrol et bir şeyini unutmasın
yazarsınız!
Çünkü ne de olsa barış iyidir.

Bunlara birlikte geçmiş bayramınız kutlu olsun… 

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Din Eğitimi Çalışmamız

Bir çocuk büyütürken, her anne-baba çocuğun eğitimini bütünüyle ele alır. Buna terbiye, temiz ahlak, matematik, düzgün konuşma ve elbetteki inanıyorsanız din de dahildir. 
Oğlum geçen sene okulda din dersleri almaya başladı, malumatınız dır artık zorunlu bir eğitim oldu bu. Açıkçası ben biraz tedirgindim çünkü babası kendi seçimi ile ateist olduğunu söylemişti bana son zamanlarda (evlendiğimizde Allah'a inancı vardı) ve ben oğlumun tanrıya inanmayacağından korkmaya başlamıştım. Hoş, inanmıyorsa da inanmıyordur... zorla inandıramazsınız ki. Sadece tohumlarını yerleştirebilirsiniz inancın, içinde hangisini nasıl besleyeceği ona kalmıştır. Ayrıca okulda belki ona duaları ezberlemenin zor ve sıkıcı geleceğini düşünüyordum. Fakat din dersindeki hocanın komik olması ve sanırım benim ilk başta baskı yapmamamdan dolay, oğlum çok kolay alıştı ve duaları öğrenmeye başladı! Duaları marş halinde, tüm evin içinde uygun adım dolana dolana öğrendi, önderliğimde. 
Zamanı gelmiştir, bir de namaz kılmayı öğrensin dedim! E malum, bizde bu işi yapacak ne baba var ne de dede, ne de dayı veya amca. Tuttum okulun yolunu, hocada rica ettim; ""Hocam sizi seviyor, zorlamadan, korkutmadan, ürkütmeden öğretseniz namazı" dedim. Kabul etti fakat ona gerek kalmadan annem sıyırdı kollarını, işi ele aldı.
Bir akşam annem oğluma namaz kılmayı öğretirken bende elimdeki kitaptan onları takip ediyordum. Bazı duruşların kadın-erkek için farklı olduğunu biliyordum ya... bir ara anneme uzattım kitabı, ikimiz seccade üzerinde çok eğlenen oğluma baktık ve bir ağızdan "dur dur, öyle olmaz....kaldır biraz kıçını, burada öyle göstermiş senin böyle bizim de böyle eğilmemiz gerekiyormuş" diye bağırdık! Biz kendi bildiğimizi öğretiyorduk çocuğa haliyle. Çok önemi var mı kızlar gibi kılması veya erkekler gibi kılması arasında, yeter ki isteyerek öğrensin ama o andan biraz fazla kaptırmıştık kendimizi. Halimiz çok komikti, çocuk döndü bize gülmeden edemedi sonra dank diye kafasını yere çarptı. Annemle birbirimize baktık, gülmeye başladık... iki koca kadın bir çocuğun başında elimizde kitap; her şey tamam da bir ellerini nereye koyması gerektiği, kalçasının eğimi kaldı!!!
Hemen öğrendi. Sorun da etmiyor namaz kılmayı, alıyor seccadeyi geçiyor annemin yanına. Camiye gittiğinde de soruyor "imamın yerinde kılsam olur mu" diye, sonra da eğleniyor kendi kendine "imamın yerinde kıldım heh heh" diye. Oynuyor bütün gün vakti geldi mi kendi kendine duasını edip uyuyor, ben hatırlatmıyorum bile. Bir tek babadan veya hayatındaki bir başka erkekten öğrenebilir dediğim bir şeyi de rahatlıkla öğretmiş olmanın huzurunu yaşıyorum. Bazı bir erkek arkadaşım ile camiye gidiyor, bayramda yeni giysileri de alınıyor, duasını da ediyor... Onun için haftalık bateri dersi, günlük çizgi filmi, sayfalara çizdiği karikatürleri gibi tatlı bir ritüel halini aldı! Sıkıntısında duaya, sevincinde şükre dönmesi beni de mutlu ediyor. Bakalım büyünce değişir mi!
Denk gelirse de yeni ilgisi olan davul çalmak konusundaki gayreti için ödül olarak Iron Maiden konserine götüreceğim. Bir akşam da iftar evveli Sultanahmet'e... İstanbul da olmak işte böyle bir sihir.

19 Temmuz 2013 Cuma

Bekar Annelik ve Olmayan Baba

Efendim; malumatınız dır ki oğlumun babası ile iyi bir ilişkisi olsun diye babası siz diyin bir melek ben diyeyim bir huri olarak gösterdim... sayılır, kötü günlerimde ona karşı duyduğum öfkeyi pek saklamadım ne yalan söyleyeyim!
Neyse; bu ilişkileri koruma çabası projem çerçevesinde, oğlumun kendisi ile görüşmesini bizzat sağlayacağımı söyledim ben eski kocaya. Fakat ne bileyim efendim, ser de var bir salaklık ya, yaptığımın iyi bir şey olduğunu düşünmüştüm ta ki eski koca psikopata bağlayıp saçma bir nedenden dolayı sinirlenip insanlara zarar verebileceğine dair tehditler savuruncaya kadar. Ben de artık karışmamaya karar verdim. Hayır... o kadar çaba gösterdim üstelik oğlumuz üzülmesin yıpranmasın, babasına saygı göstersin diye! Sonuç... bağırıp çağıran ve beni hala kölesi gibi gören bir adam! Yoruldum artık! "İstiyorsan gel kendin al" dedim çocuğu yanında istediğini söylediğimde. Valla 3 gün oldu bu konuda ve hiç bir konuda kendisinden tekrardan ses çıkmadı sadece evin satışı konusu ile alakalı olarak beni bugün arayıncaya kadar. 
Şu anda yine şehir dışında bir tanıdığımızın yanında olan oğluma "babanı aradın mı" diye sorduğumda "hayır aramadım, benimle konuşmayı çok istiyorsa kendi arar" cevabı verdi.
Çıkarılacak ders: Siz çocuklarınızı ne kadar korumaya çalışırsanız çalışın, onlar da büyüyor ve olgunlaşarak kendilerine has kişilikleri oluşuyor, siz sakladığınızı düşünseniz de bazı gerçekleri görüyor ve duyuyor. Şanslıysanız ve işinizi doğru yaptıysanız; çocuğunuz dürüst, iyi kalpli, çalışkan ve sağlıklı olacaktır ve her şeyden önemlisi kendisine ait fikirleri hep olacaktır ama doğru olanı savunacaklar!
Ben bugün itibariyle babasını korumayı bırakıyorum. Çok değerli birinin bana söylediği gibi: "bırak çocuk vicdan hak etmeyen insanlara karşı vicdan geliştirmesin, bunun ağırlığını yaşamasın." Doğrudur. Kendi babası olduğu için çok acı bir gerçek ama doğrusu da bu! Saldım gitti. Kendileri ne halleri varsa görsünler! 

Bekar Anne Hatırlatmasıdır

Kocanızın psikopat olduğunu nasıl anlarsınız:-


  • Çok çabuk ilanı aşk etmiştir. 1. buluşmada muhallebicide profiteröl kaşıklarken, 3. buluşmadan "hadi evlenelim" der. Siz de az salak değilsinizdir... sevgiye mi açsın bacım, git kedi sev, köpek sev, sevap olur... ama yooook akılsızlık ya, bu tip bir aceleciliği romantik bulursunuz! Peh! Gençlik işte!
  • Evleninceye kadar iyi hoş, evlendiğinizin 2. gününde homurdanmaya, 3. günde sinirlenmeye, 5. gününde sizi görmemezlikten gelmeye başlamıştır. Ciddi manyaklıktır bu. Hani o muhallebicide limonata içen muhlis adam, nereden bu salon ayısı!!! 1. aşamaya geçersiniz: günlük streslere bağladığınız hafif hayal kırıklığı! Yazık sevgili kocanız için hayat çok zordur. Belki de siz pilavı annesi gibi yapamıyorsunuzdur! Tüh!
  • Evleninceye kadar sizinle asla kavga etmemiştir. Ne derseniz, onaylamış hatta  (nihai test olan) annesine karşı bile sizi savunmuştur. Ama evlendiniz mi! Biter o diplomatik ortam, soğuk savaş hali kaplar ortalığı! 
  • Hayalcidir. Çok hayalci. O hep istediğiniz pembe panjurlu ev, 3 çocuğunuzun oynayacağı bahçeli geniş ev, onun muhteşem kariyeri, sizi kariyerinizde yükselmesine imkan tanıyacak sonsuz desteği, ve tertemiz bir evlilik hayali kurar. Gençsiniz. İnanacaksınız, inanmayacaksınız da ne yapacaksınız. Sonra gün gelir, gerçek yaşam sizin yanaklarınızı önce tatlı tatlı okşar, sonra çocuktu, faturaydı derken yaşamın o acı yumruklarını midenizde hissetmeye başlarsınız. O ise tüm olanlarda katiyen etkilenmez. Onun dünyasında her şey normaldir: çocuğun sütü, su parası, kira, onun için çözülmesi gereken sorunlar değil bir depresyona, sinir harbi daha yaşamasına sadece birer araçtır, çünkü o tüm insanlıktan daha yüce görür kendini... neden bu tip günlük, ufak tefek meseleler ile meşgul edilsin ki! Bu noktada 2. aşamaya girersiniz: İnanmayı istememe, "geçer, düzelir" diye kendini kandırma aşaması!
  • İşe girer sevinirsiniz ama bu sevinciniz kısa sürer. İş yeri ile anlaşamamıştır. En güzeli kendi işini yapmasıdır ama kredi notu (yer altı tanrısı) hadesin kapılarına dayanacak kadar düşüktür. Eee... siz çalışıyorsunuzdur (çalışmayacaksınız da ne yapacaksınız), krediyi çekmek de sizin ellerinizden öper! Kredi boçları kredi ile kapanır, borç içinde borç...bir de utanmadan "neden faiz günah olsun ki" der!
  • Evi toplamaz. Toplamamayı geçin, dağıtır. Yardım da etmez. Etmediği gibi birde evin düzenini sevmez. O koltuğu duvarın dibinde değil kapının ağızına yerleştirmeyi tercih eder. Sizin için en zoru neyse o! 
  • Ama tüm bunlar kendi suçu değildir. Dünya ona hep haksızlık etmiştir hatta öz evladı bile. Çocuğu ile iletişim kurmaz, oynamaz, kucaklamaz, sevmez; çocuk da bunu dinlemeyince sinirlenir, saygı bekler. Bazen çocuğu döver bile. Hatta her sinirlendiğinde döver.
  • Sizi de döver. Elleri, ayakları ile olmasa da sözleri ile döver. Siz kendinizi dünyanın en kötü, sefil, yetersiz eşi gibi görmeye başlarsınız. Artık 3. aşamaya geçmişsinizdir: Bu adama inanıp kendinizi hor görme ve depresyona sokma aşaması!
  • Sizin evlendiğiniz efendi ve muhlis adam sizi aldatmıştır. Aldatması bir kenara artık paranoyaklaşır ve her hareketinizi takip eder hale gelir. Kendi yaptı ya, kendi yapan kendi gibi görür (sanırım ilk okulda öyle der ya çocuklar "kendi diyen kendi diiirrrr" - zaten bu zatı-muhteremin zekası da anca o kadardır) hesabı, sizin de onu aldattığını düşünür.
  • Artık yaşantınız saçma sapan bir karmaşa halini almıştır. Aileniz ile görüşemezsiniz, arkadaşlarınızla da. Ne diyeceksiniz ki onlara! Anlarlar mutsuzluğunuzu, nasıl açıklayacaksınız. Zaten işten, çocuktan, ev işinden vakit mi kalıyor! Yalnızlığın dibine doğru çekiliyorsunuzdur. Ağlarsınız sık sık! Çocuğunuzdan gizlemeye çalışırsınız, o sizi öyle yakaladığında sırıtıp hiç bir şey yokmuş gibi davranırsınız. Yalan ablacığım. O çocuk çok iyi anlıyor olan biteni!
  • Yalnızlığınız onun işine gelir. Size akıl verecek kimse olmadığı sürece aynı kara cehaletin içinde yaşar gidersiniz. Dışarı çıkmayınca da mutlu ilişki, aile ve çocuk görmezsiniz ve durumunuzu sorgulamazsınız. Köleliğe devam!
  • Şiddet, alakasızlık, homurdanma, bağırışma ve o meşhur günlerdir birbirinizle konuşmadığınız soğuk savaşlı günler gelmiştir yuvanıza. Siz üzgün, çocuğunuz mutsuzdur.
  • Bu nokta artık ciddi anlamda kaçmanız gereken noktadır. Bazı evlilikler de gerçekten de bazı şeyler düzeltilebilir ama bir psikopat ile evlilikte düzelecek olan bir şey yoktur.



Sevgili Kardeşlerim, bu konuda bir iki kere daha yazdım çizdim. Ben de bunları yaşadım. Hatta ve hatta onun beni aldatmasının suçunun bende olduğuna inanacak kadar da gözlerim kör oldu, mutsuzluktan. Eğer buna benzer bir durumdaysanız; "ben çocuklarım için katlanıyorum" demeyin efendim! Düşünün... sizin çocuğunuz olsaydı bunları yaşayan ona ne tavsiye verirdiniz?
Not: Kendi deneyimim psikopat bir koca olduğu için erkeklere yönelik yazdım ama biliyorum ki aynı senaryo psikopat kadın ve sevgili için de geçerlidir.

2 Temmuz 2013 Salı

Sağlıklı Olma Yolunda Bekar Anne

Taşındığımdan bu yana yazmayı çok özledim. Anlatacak çok şey var. Bir bekar anne olarak birinci kural olan yardım almayı kabul etmeyi ve herşeyi kendi planıma göre değil, sırası ile yapmayı öğrendim. Dostlarımın yardımı ile evi kurdum, yerleştim. Bir iki ufak tefeği (perde, bana yatak, tüp) gibi eksiklikler haricinde bir eksiğim kalmadı şükürler olsun. İşime de alışıyorum. İnsanların, insanlara değer verdiği; "artık çalıştığın yeter, evine git" dediği bir yerde çalışacak kadar şanslı bir insanım, şükürler olsun. Geldiğimden beri İstanbul'a, her şeyi şaşkınlıkla karşılayıp, sevinçle şükür ediyorum. Boşandığım (aldatıldığım) dan bu yana ilk defa kendimi buldum burada. Tek eksiğim oğlumun hala annemin yanında olması, özlüyorum keratayı ama beyefendi beni pek özlemişe benzemiyor! Henüz dönesi yok eve. Bazen panikliyorum, sevmiyor burayı, asla dönmeyi istemeyecek diye ama artık endişelerimi kovalayıp "olursa o zaman düşünürüm" diyecek kadar sağlıklı bir ruh halindeyim.
Sağlıklı ruh hali dedim de, aklıma eski koca geldi. Malumatınız kendisi sağlıklı bir ruh halinde değildi zaten; iyice pörtledi geçenlerde!
Oğlum annemin yanında kaldığı süreç içerisinde yanına telefonunu almadığı için babası ile görüşmedi. Çok da istek beyan etmedi. Geçen hafta iş yerinde eski koca beni 2 kere ısrarla arayınca telefona baktım. Oğlum ile konuşmak istediğini söyledi, bende telefonu yanında olmadığı için, taşınmada kutulardan birinde kaldığı için bunun ancak dönüşünde mümkün olacağını söyledim. Bu durumu hiç de hoş olmayan bir tavırla karşıladığı gibi bana bağırıp çağırıp, kendisinin güvenini sarsmamam gerektiğini (!) söyledi bana. Dahası ailemin nasıl olur da, efendim, onu oğlu ile görüştürmediğini, delirip insanlara (aileme) zarar verebileceğini ilan etti. Bende elimden geldiğince sakin bir tonla, öyle bir şey olmadığını, paranoyalarını sakinleştirmesi gerektiğini açıkladım ama nafile!
Ertesi gün oğlum babasını aradı fakat anladığım kadarıyla baba telefonda pek ilgisiz davranmış, bir iki standart soru haricinde bir şey sormamış! Mesele yine eski kocanın kontrol edemediği ve kendi dünyasına uymayan şartlara karşı bencilce verdiği tepki idi.
Bu tartışma, ki uzun uzun detaylarını yazamayacak kadar üzücü benim için, beni bir hayli sarstı! Oğluma karşı duyduğum özlemi de pekiştirdi! Nedense yanımda değilken ne onun ne de kendimin güvende olduğunu hissetmiyorum! Belki eski bir alışkanlık, belki de böyle saçma tehditleri savuşturacak kadar güçlenemedim, belki de ben buyum, böyle bir insanım! Bilemiyorum.
Oğlumun babası ile görüşmesini asla engel olmayacağım, bu bir gerçek ama tehditkar konuşmaları beni kendisinden daha da çok soğutuyor! Baş edeceğiz... üçümüz için yeni bir hayat bu...buna da alışacağız!