31 Aralık 2012 Pazartesi

İkibinonüç Gelmiş, Hoş Gelmiş!

Ne zaman artık yazacak bir şey bulamıyorum desem, yeni bir şeyler çıkıyor muhakkak. Meğer anlatacak ne çok şey yaşamışız 2012 de, kim bilir daha neler yaşayacağız 2013 de.
He ne çıkarsa karşımıza, Allah hep hayırlısını nasip etsin inşallah.
Hepimize sevgi dolu, sağlık dolu, neşe dolu bir yıl diyorum. Huzurlu olsun günlerimiz, çocuklarımız sağlıklı olsun, yüzlerinden gülücükler, kafalarından hayalleri eksik olmasın. 
Bol bol müzik olsun hayatımızda, renk renk çiçekler. Resimlere bakalım. Yürüyüşler yapalım uzun uzun sevdiklerimizle. Yüreğimizde ne varsa istediğimiz, yapacak cesareti bulalım içimizde. Bizi huzursuz eden ne varsa, hayatımızdan çıkaracak gücü bulalım.
Yeni dostluklar kuralım. Göremediğimizde de sevgiyi bulalım, gördüklerimize yürekten sarılalım. Olur da üzülürsek de, hemen toparlanalım, güçlenelim, daha kuvvetli olsun ruhumuz. Bedenimize saygı gösterelim her zamankinden çok.
Yazalım, çizelim, gezelim. Yağmurda yürüyelim. Çocuklarımızla oyunlar oynayalım. Kuvvetimiz varken ağaçlara tırmanalım. Güneşin doğuşunu, batışını izleyelim. Her günümüze şükürederek uyanalım. Bir de birilerini çok çok mutlu edelim. Bir insanın hayatını değiştirelim.
Bu sene burada çok güzel insanlarla tanıştım. İnşallah seneye de dostluğumuz devam eder.

Ben oğlum ve arkadaşlarımızla geçireceğim bu geceyi. İnşallah keyifli, huzurlu geçer vaktimiz. Gitmeden önce dün bir şey öğrendim onu paylaşmak istiyorum:
Fark ettiniz mi, babalar oğullarının şövalye gibi hissetmelerini, kızlarının da prenses gibi hissetmelerini sağlıyorlar. Bu babaların çocukları büyünce kral ve kraliçe olurmuş. Babaları onlara böyle davranmayan çocuklarsa hep bir arayış içinde olurmuş. Bu yüzden babaların görevi çok zormuş onu bir daha anladım. 
Babalığı hakkıyla yapan tüm babalara, özellikle çok özel bir babaya, dualarımı yolluyorum. Yapmayanları ise Allah'a havale ediyorum!

Nice Mutlu Senelere, Yürek Dolusu Sevgilerimle Hepinize:





26 Aralık 2012 Çarşamba

Çocuk Zamanı

Adelina, a three-month-old baby Western Lowland gorilla, cuddles her mother Sekani at Little Rock Zoo in Arkansas
Kaynak
Çoğu arkadaşım şimdi şimdi çocuk beklemeye, planlamaya başladı. İlkokul arkadaşımın eşi hamile, üniversiteden yakın bir arkadaşım ise ancak gelecek sene planlıyor çocuğu. Yanılmıyorsam hem ilkokul, lise hem de üniversite arkadaşlarımın arasında en erken çocuğu olan haliyele çocuğu en büyük olan, en "deneyimli" benim. Dün aklıma düştü, düşündüm. Şimdi 20'li yaşların sonunda ve 30'lu yaşlarının başında olan arkadaşlarımda neredeyse hormonal bir çekim ile tetiklenen bir çocuk özlemi seziyorum. Bana dönüp "çok şanslısın, büyüttün sen" diyenler çok. Haklılar da. Ben 40'lı yaşlarımın başındayken, Allah izin verirse, oğlum üniversite de olacak. Bundandır zaten içimdeki çekişmeler, genç anne oldum ama daha yeni yeni aile hayatı, kariyer düzeni kuran arkadaşlarımın yanında ben kariyerimin 7. yılında işi bırakıp, kendi işimi kurma hayallerinin peşindeyim. Oğlum büyüyor, 2 sene sonra Allah izin verirse ergen olacak. Ona daha da iyi örnek olmam gerekecek. Tüm bunların yanında, yaşıtlarımın yeni anne-baba olma heyecanını onlar gibi yaşamadığımı düşünüyorum. Daha oturaklı sanki onların aile olma planları, bizimkisi biraz aceleci oldu. Bundandır ki, yeniden evlenmek nasip olursa muhakkak bir çocuk daha yapacağımı düşümmüştüm. Fakat zaman geçtikçe, hormonlarıma baskın çıkıyor düşüncelerim ve ürküyorum. İnsan elbette sever yavrusunu ama tek başına ebeveyn olmaktan mıdır ki; yeniden tüm büyüme sancılarını yaşayamayacağımı hissediyorum. Öte yandan, çocuk sahibi olmak isteyen arkadaşlarımı şiddetle cesaretlendiriyorum. Hatta ve hatta baskı kuruyorum, bir an önce yapın da seveyim diye!
Bazen düşünüyorum, bebeğim olmadan önce bir hazırlık sürecim olsaydı çok daha farklı büyütürmüydüm oğlumu diye. Eğer daha erken yaşta benim parçam olan korkularımın farkına varsaydım, eminimki bazı şeyler daha farklı olurdu ama çok fazla yansıtmadan... yok kendimi kandımayacağım! Tüm korkularımı 0-5 yaş arasında gayette yaşattım çocuğa ne yazık ki. Bu nedenle artık daha güçlü bir birey olmaya çalışıyorum. Yansıttıklarımın yanında insan bağımlılığı sıkıntımı oğluma yansıtmamayı başardım.
Şimdi ben küçükken babamın şiddeti ve baskısından bıkan annem sık sık evi terkedeceğini söyler, kapıyı çarpar çıkardı. Bende o evden gider gitmez dolabına koşardım, kıyafetleri duruyor mu bakardım. Kıyafetsiz nereye kadar gidebilirdi ki, elbet dönecekti ama hep "ya dönmezse" şüphesi vardı küçük aklımı yiyen. Dolabın içine girer ağlardım. Şimdi de sevdiğim biri gittiğinde aynı saçma travmayı yaşıyorum. Halbuki koca kadınım artık, şükürler olsun ki kendi ayaklarımın üzerinde durabiliyorum ama bu bilgi yeterli olmuyor, hafızamın derinliklerinden canavar gibi çıkıyor yanlızlık hatıraları!
Bu noktada ama iyi birşey de yaptım. Oğlumu kendime bağımlı yetiştirmedim, aman benden ayrılmasın diye kasmadım hatta özellikle benden ayrı zaman geçirsin diye isteyerek ve (işimden dolayı) istemeyerek fırsat yarattım. İhtiyaçları karşılansın, güven ve sevgi duysun; illa yanıma olmasına gerek yok her an düşüncesiyle hareket ettim. Her çocuk gibi istemediği ortamlarda beni yanında istiyor ama arkadaşında kalacaksın de, 100 günde bir kere "annem nerede" demez!  Bunun yanısıra bir işe kalkışamama, yapamayacağım diye korkması ise tamamen benim eserim ne yazık ki. Başarısız olacağım diye, yapabileceğim bir çok şeyi yapmadım. Al işte bu çocuk da aynı ben o konuda. 
Ama diğer yandan her şeyin mükemmel olmasını bekleseydim, çok geç kalabilirdim anne olmak için (babasıyla herşey kötüye gitmeye başlamış bende çocuk yapma fikrinden tamamen korkmuş olurdum). Aynı zamanda hayat daimi bir öğrenme süreci. Çocuğumla geçen zaman ise beni olabildiğimin en iyisi yapmakta çünkü bilinçli bir ebevyn olmaya çalışıyorum... sık sık... tamam, kabul ediyorum... zamanın çoğunda en azından! Bilinçli olacak kadar yorgun olmadığım zamanlarda en azından arkadaşlar, valla uğraşıyorum. Aslan gibi evlat geliyor korkmayın! 

25 Aralık 2012 Salı

Kış Ortası Bahar

Hava bahar öncesine döndü bir anda bizim buralarda. İçim karmakarışık. Gece titriyoruz evde, öğle vakti T-shirt ile otursam olur, o derece sıcak oluyor. Artık yoğunum demekten de yoruldum ama acayip yoğunum. Yıl sonu malum, stok, rapor, toplantılar... bir koşuşturmaca gidiyor! Ofis politikalarına karşı ayaklanmam işe yaramış sayılır. Biraz daha iyi ama yine egosu yüksek erkek iş arkadaşlarım onlara karşı "güler yüzlü" olmamı bekliyor, kendileri bir şey yapmasalar da. Asistanım beni ben de onu seviyorum. Yuvarlanıyoruz. Fakat, tüm bunlar bir kenara, kararım kesin. 2013 inşAllah burada son yılım olacak. Ben bu iş ortamında, çevreme faydalı olmadan daha fazla çalışamayacağım. Buradan gideceğim düşüncesi içimde çiçeklerin açmasına, kelebeklerin uçuşmasına yeterli oluyor. Korkularımı, maddi kaygılarımı bir kenara koyup; akılcı bir yaklaşımla kendi işimi kuracağım inşAllah. Zor olacak belki ilk başta çok zorlanacağız ama oğluma iyi bir örnek ve çevreme faydalı hizmetlerim olsun istiyorum. Yapmak istediklerim de belli; geriye patlamadan, kalp kırmadan, sabırla burada biraz daha çalışarak, eğitimlerimi tamamlamak kalıyor. Düşündüğümü yapamazsam da, iş arayacağım.
Bazen içim bir umutsuzluk kaplıyor. Ben haketmiyormuyum mutluluğu diyorum. Dua ediyorum Allah'a, istiyorum da istiyorum! Mutlu olmayı, faydalı olmayı, sağlıklı olmayı istiyorum da istiyorum.
Kadınlara el uzatayım istiyorum, annelere destek olayım, bebekleri kucaklayım istiyorum. Kış ortası bahar açmasına sebep olabileyim kadınların hayatında. Oğlum gurur duysun istiyorum benimle. 35 yaşına gelince, "annem çok güzel işler yaptı" desin istiyorum. Çok mu tuhaf? 

10 Aralık 2012 Pazartesi

Ağlamak Güzeldir

Canın acımıştır bir kere.
O kadar çok acımıştır ki, yeniden hayata tutunmak için, içini sertleştirmişsindir. Etrafına duvarlar örmüş, içeriden duvarlara sıva yapmış, mavi bir renge boyamış, üzerine bir de mutluluk tabloları çizmişsindir.
Sonra gün gelir bunalır, bir pencere açarsın ördüğün duvara. Temkinlisindir ama. Amacın birazcık nefes almaktır, sımsıkı kapattığın odanın birazcık, azıcık havalanmasıdır. Aslında ümidini de pek kaybetmemişsindir. İçten içe duvarları elindeki balyoz ile yıkacak bir yiğidin duasını edersin. İhtiyacım da yok dersin ama için çeker. Can bu neticede. Haksızlıkmış gibi gelir. Neden sen yalnız olmak zorunda olasın ki? Kötü bir insan değilsindir, hatta ve hatta iyi birisindir. Elinden gelenini vermişsindir, olmayanı da yoktan var etmişsindir.
Çok iyi biri olduğun için yapayalnız kaldığın söylenir çevrendekiler tarafından. Anlamsız gelir. "Fazla vericisin" der dostların.
"Kendini yeterince sevmiyorsun" denir, "bir dur da sadece kendinle ilgilen" denir. "Ama" dersin, "benim sevgim karşımdakinin içinden akar, akar da bana döner. Ben başkasına vermekten, sonsuz paylaşımdan mutluyum" dersin. Anlayamazsın. En sonda da anlayamadığın için de sana söylenenleri doğru beller, öyle yaşarsın.
Sonra gün gelir dolu dolu bir fırtına çıkar, pencerenden bir esinti beklerken güçlü bir rüzgar girer duvarlarla örülü odana ve kuvvetli rüzgar dağıtır tuğlaları tek tek.
Bir yandan etrafa dağılan parçaları hızlı hızlı toplarken, diğer yandan da şaşkınsındır. Çırılçıplak kalırsın bir anda. Önce duvarı tekrar örmeye çalışırsın ama parçalar o kadar uzaklara saçılmıştır ki panikle bırakırsın. Daha da kötüsünü yaparsın. Tam bu anda, kendini kapatmaya çalışırsın, örtünürsün ama seni örtecek olan eski giysilerin, eski alışkanlıklarındır.
Tekrarlarsın, korkularını yenilersin.
Bir daha yapmam dediğin her şeyi yeniden yaşatırsın içinde.
Sana öğretilmiş olandır bu davranışlar. Aslında "bu benim ama" dediğin her alışkanlık her bir davranış, daha önce ellerinden kayıp giden mutlulukları elinden tutma çabasından başka bir şey değildir. 
Çocukluğundur belki kurtarmak istediğin. Bugünün hataları ise annenin dün yapmadığın için kızdığı davranışlarındır.
Yeni savaşlara, eski taktiklerle girersin.
Yeni yolculuklara, eski korkularla.
Eğer karşındaki insan sabırlı ise, çözülürsün. Değilse, en başa dönersin.
Yine duvarlar örersin. Her bir tuğlayı ağlayarak dizersin etrafına. Gün geçtikçe daha da sağlam olur. Havasız kalmaya razı olursun.
Eğer yeterince cesursan eski korkulardan ders çıkarırsın, tekrarlamazsın.
Eğer Allah'a güvenirsen de, dua edersen, çok istersen aradığını sen bulmadan o seni bulur.
Umudunu yitiremezsin, çünkü yalnızlık Allah'a mahsustur, bunu da çok iyi bilirsin. "Sensiz içime sinmiyor" diyebilmek istersin. Ağlarsın ama, bilmelisin ki...



Her Şey Bir Kenara

Aslında çok utanıyorum. Derdim dert değil, Allah'a şükür. Buraya dertleniyormuşum, şikayet ediyormuşum gibi yazıyorum devamlı ama amacım bu değil.
Ben bizi çok zor şartlarda büyüyen, zor bir evliği sürdürmeye çalışan bir annenin evladıyım. Benim kendi evliliğim de zor oldu. Öncelikle insan olarak; sonra da bir kadın olarak zorlandım, gururum ve onurum zedelendi. Boşandıktan sonra baktım ki benim gibi, Allah hepsini korusun, benden çok daha zor durumda olan kadınlar var. Ben de oradaydım. Zorla istemediğim bir adam ile evlendirilmek üzereyken; baskıdan kurtulmak için çok küçük bir yaşta beni seven ve sevdiğim bir adam ile evlendim. Koca, kocalığını bilemedi, aldattı. Boşanmamak için elinden gelenini yaptı, çocuğumuzu benden almakla tehdit etti. Fiziksel taciz, duygusal tacizin yanında hiç bir şey değildi!
Tüm iş dertleri, günlük koşuşturmalar, kadın olup da hiç bir erkek kardeş deneyimi olmadan minimum travma ile bir erkek çocuğunu en iyi şekilde, gerçek bir erkek olarak yetiştirmeye çalışmak, para pul meseleleri, içimde bazen beni kaplayan eşsizlik ve yalnızlık, bazen tek başındalığın getirdiği huzur, aşk isteği, yazma isteği, paylaşma isteği, yemek yapmak, rapor yazmak, pencere, sifon tamir etmek.... her şey, hepsi bir kenara tek amacım benim gibi insanlara yalnız değiliz diyebilmek. Esas olan günlük koşuşturmacanın ötesinde bizi biz yapan, insan yapan özelliklerimizi tüm güçlü ve zayıf yönleri ile paylaşarak "hayatımda ben bunu yaşadım, benim deneyimim bu. Lütfen sizin başınıza gelirse, benim düştüğüm hatalara siz düşmeyin" diyebilmek. Önce insan olabilmek.
Sonra bir gün geliyor ki bir haber okuyorum.
Dünyam altüst oluyor. Kendimden utanıyorum. Nelerle uğraşıyorum diye düşünüyorum. Kadın olmanın zorluğu çarpıyor yüzüme. Tek başına bir kadın olmanın zorluğu! 
Sesim kısılıyor, içime konuşuyorum. Mal değiliz, eşya değiliz. Hele hele evlendik boşandık diye kullanılmış, son kullanma tarihi geçmiş malzeme hiç değiliz!
Ben iş yerinde erkek gibi davranarak baş ediyorum, aseksüel bir varlıkmışım gibi. Ruhumda yok zaten en büyük şansım da bu, dışarıda dişi olamıyorum. Evimde evliliğimde öyleydim ama sokakta hep erkek gibi oldum ama bana tek başıma nereye gidiyorsun, kiminle çıkıyorsun diyen insanlar, ah bu erkekler, kendileri cinsellikleri ve davranışları konusunda hassas olsalar anlayacağım örf, adet ve namusu! Beni tacizlere karşı korumayan hatta kendi uygunsuz davranan işverenlerime ve iş arkadaşlarıma karşı bir şekilde bir strateji geliştirdim. Peki bunu yapmak zorunda kalmak normal mi? Hangi din, ırk, kültür ve anlayışa sığar ki? Her şey bir kenara; ya bu ülkeyi kuran, Cumhuriyet ve bağımsızlık savaşı veren insanlar, bu ülkenin kadınlarının bu halde yaşadıklarını duysalar ne derlerdi acaba hiç düşündük mü?

Bir Haller Var Üzerimde

Yoktum gene, iş peşinde koştum, aş peşinde koştum. Bankalar gene bir güzel taciz etti beni yok meşe paketi, yok odun paketi diye diye hesaplarımı altüst ettiler sinirlerim bozuldu. İş için seyahate çıktım. Görmediğim yerleri gördüm. Kısmetimde, çok merak ettiğim, Paris'e sevgilimle değil patronumla gitmek varmış. Hoş, hiç romantik gelmedi bana şehir. Ağaç dibleri, su başları daha romantik bence. Doğa romantik. Ama gezdik. İçimde yalnız olacağım yere kaçtım, tek başıma keyfini çıkardım dolaştığımız 2 saatin. Oğlumu babasına bıraktım, stres oldum. Velet oraya gidince başka bir insan olarak dönüyor, düzen alt üst oluyor. 
Bu arada şirketteki meselelerini de tek tek halediyorum. Gittim konuştum, ofis politikalarına yeter dedim; mobbing yapılıyor durun artık dedim. Tabii kimse kaale almadı beni ama ben fena güçlü hissettim arkadaşlar. Yolunda gitmeyenin farkına varıp dur demek çok önemli bir şey. "Herkes kendi işine baksın kardeşim" dedim, dedim ama bir korktum sormayın. Bir oda dolusu erkek, bir de ben. Sesim titriyordu, alt dudağım da. Ama yetmişti artık. Gruplaşmalar, dedikodular, cinsel imalardan bıkmıştım. Bıkmak bir kenara kendime değer vermiyorum dedim. İş yapacağım diye çekmek zorunda değilim bu tantanaları dedim. Artık o kadar güçlüyüm ki, kovulursam bile umurumda değil. Ya bu iş düzgün yapılacak, yada ben kendi yoluma bakacağım. Biraz sıkışırız olan o olur daha önce yaşamadığım bir şey değil neticede. Allahın izniyle geçindiririm kendimi de oğlumu da! Kimseye muhtaç olmadım şu ana kadar, olmam da.
Çok uzun zaman oldu yazmayalı. İçimde patladı kelimeler, parmaklarımın ucuna kadar geldi düşüncelerim yazamadım. Huzursuzum aslında, yapmam gerekeni yapma zamanı geldi. Nicedir yazmak istiyorum. Kaç kere başladım. İçimde bir hikaye var büyüttüğüm yıllardır ama bir cesaret oturup da kağıda dökemedim. Hep bir bahane koyuyorum önüme. Vakitsizlikten dem vuruyor, imkansızlıktan bahane üretiyorum. Esas meseleyi görmezden geliyorum. Aslında hazır olmadığımı biliyorum çünkü yapamayacağım diye korkuyorum, elimi uzatıp bir kalemi tutmak için ne kadar cesur olmak gerekir ki halbuki değil mi? Vermezsin kimseye kardeşim okumazlar, utanca da gerek yok... oldu bitti!
Korkularımı bir kenara bırakıyorum şu an itibariyle sayın seyirciler. Korkularımla yüzleşmek mi? O da ne demek? Yok öyle bir şey diyorum ve yok ediyorum o duyguyu içimden. Yüzleşeceğim bir tek ben varım bende... heyt!
Bu arada Myles Kennedy geliyor Türkiye'ye. Kısmet olursa 2 Şubatta ben oradayım. Haydi beraber gidelim:-