30 Ekim 2012 Salı

Nice Bayramlara

Allah çocuklarımızın yüreğinden maneviyatı, iyiliği, sevgiyi; aklından yurdunu, milletini, memleketini, bağımsızlığı, birliği, beraberliği ve aidiyet duygusunu eksik etmesin, hep özgür topraklarda, bilimle, ilimle yaşamak nasip etsin. Bolluk, bereket bilsin çocuklarımız. Paylaşmayı, yardımı sevsinler. Kültürlerine, tarihlerine sahip çıksınlar. Yeniyi yaratırken, eskiyi unutmasınlar. Allah cehaletten, manipülasyondan, art niyetten, yalandan korusun. Hep iyi insanlarla karşılaştırsın.

Kurban Bayramınız 
ve
Cumhuriyet Bayramınız 
Kutlu Olsun

 
 

22 Ekim 2012 Pazartesi

Büyüyorum Anne!!!

Daha dün; çocuklarımızdaki değişimleri aylar itibariyle takip ediyorduk. 4-5 ayda katı mama, 8. ayda kendi başına oturdu, 15. ayda yürüdü derken değişim süreleri kreşteyken kısaldı. Her hafta yeni bir şey öğrendiler; renkler, şekiller, kendi başına yemek yemek derken okula geldiler. Bu sefer günlük olarak değişmeye başladı her şey. 1. gün sınıfa, 2. gün kantine, 3. gün sınıf arkadaşlarına, okul bahçesi, teneffüs, zil, doğal sayılar, "lale, ela, el ele" derken değişimler saatlere döküldü.
4. sınıfa giden, 9.5 yaşındaki oğlum an itibariyle ergenliğe adım attı.
Aslında sinyallerini veriyormuş 1 aydır filan. Mis gibi bebek kokusu gitti, yerini ekşi bir koku aldı. Herhalde yazdandır, sıcaktandır diye birey demedim her gün banyo yapması için zorladım. Bu yaz çok hızlı uzadı, çok hızlı kilo da aldı. Biraz huysuzlaşmaya başladı. O bildiğimiz 2 yaş sendromu ufak ufak geri geldi. Daha başka davranış değişiklikleri de oldu: baş kaldırmak, odasının kapısını arkasından kapatmak, ev dışı ortamlarda bana mesafeli davranması, kesinlikle, asla ve kati olarak benim onu yıkamamı izin vermemek (gerekiyor detaylı temizlik, kese/babasına kaç kere rica ettm hamama götür diye olmadı) v.s. Sonra cumartesi günü ben iş yerindeyken başım ağrıyor diye beni aradı bu tip! Bende hastayım zaten, herhalde ona da bulaştı diye eve gittim. Fiziksel olarak bir şeyi yoktu hatta TV izliyordu (keza başı ağrıdığı için ödevden izin istemişti). Yemek yedi, markete vs gittik sonra eve geldiğimde acayip canı sıkkındı çocuğun. Bende her günün mutlu bir gün olamayabileceğini, bazen insanın kendisini kötü hissedebileceğini, bunun sebebinin yorgunluk, hastalık veya henüz anlamadığı ve canını sıkan bir olayı olabileceğini söyledim. Bir kaç kere "kendimi çok kötü hissediyorum, bugün en kötü güüüüünnn" diye ağlayarak yanıma geldi. 3 yaşındayken düşürdüğü dondurmasına, ıslanan kağıt helvaya üzüldü "ben küçükken çok mu yemek döktüm anne?" diye sordu hıçkırıklar arasında. Çok garip davranıyordu. Daha önce ölen balığı, kaplumbağası, babasının bakamıyoruz diye bahçeli bir eve verdiği köpeğe vs ağlamıştı ve bende hastalığın da verdiği dalgınlıkla bu krizi de ona benzettim. Rahatlasın diye ödevini ertesi gün'e bırakabileceğini söyledim, rahatlaması (ve evet koktuğu için) banyoya yolladım, neşelenmesi için yıl başı ışıklarını çıkardım, perdeye astım, mum ve tütsü yakarak en sevdiği programı açtım TV de. Gece de benim yatağımda yatmasına izin verdim (hasta olmama ve boynum tutuk olmasına rağmen). Ertesi sabah daha neşeli uyandı, kahvaltı yaptık, ödevini yaptı, arkadaşına götürdüm. Arkadaşının annesi kendi oğlunun bir iki kere benzer duygusal anlar yaşadığını anlattı. Normaldir herhalde diye düşündüm geçiştirdim. Eve dönerken çok mutluydu ve bana "dün en kötü gündü, bugün çok mutlu bir gündü Anne, teşekkür ederim" dedi. Bir sürü konudan muhabbet ettik, yemek yedik. Sonra yatma saati geldi çattı. Yine yanımda uyumak istedi. Bende bir önceki gece tekmelendiğim ve boyun ağrım devam ettiği için hayır dedim ama sonra dayanamadım kabul ettim. Biraz zaman geçtikten sonra, kalktı geldi ve süper dramatik bir ses ile "Anne ben yatağını yaptım, kendi yatağıma gidiyorum" dedi. Nedenini sorduğumda "düşündüm de senin boynun ağırıyor, en iyisi ben yatağıma yatayım" dedi. Ya...resmen eridim düşünceli davranışının karşısında; "oğlum saçmalama, yat hadi ben iyiyim ve ayrıca ben de seninle uyuyayım diye geliyordum" dedim bunu yatağa götürdüm. Yatar yatmaz bu yine başladı mızıklanmaya. Dediğine göre biz çok kavga ediyormuşuz, bu durum onu çok üzüyormuş. Ya vallahi öyle bir şey yok. Olsa yazarım. Anormal bir tartışmamız yok hatta düşündüm sonra, kaç gündür çok sakindim. KAVGA dediği evvelki gün olmayacak birşeye tutturmuş da tutturmuş benim de sabrım taşmış biraz bağırmıştım. Ama travma yaratacak bir şey değildi. Yine düşündüm, sabah düşündüm....çok uzun zamandır (en son Nen ile uzun uzun konu ile ilgili konuştuktan sonra) ekstra dikkat ediyorum. Hayır kaldı ki tartışsak da, ortada bu kadar tepki yaratacak bir şey yok "beraber yaşayan insanlar arasında olur bu tip gerginlikler. En yakın arkadaşın 2 gün üst üstte bizde kaldığında nasıl kavga etmiştiniz hatırlamıyor musun, çocuk tutturmuştu eve gideceğim" diye hatırlattım, "biz kavga etsek de ben seni hep seviyorum biliyorsun değil mi" diye sordum, hatta "başka bir şey mi var oğlum, okulda ters giden, babanı mı özledin istersen arayalım götüreyim" bile dedim "yok" dedi. Acaba dedim kavga ettik babasıyla, babası gitti; bununla tartışıyoruz (ki tartışma dediğim bunun bir konuda inat etmesi benim hayır demem, bunun sükunetimi ve sabrımı zorlaması ve benim en son avaz avaz "AAAA HAYIR DEDİM OĞLUM AMA YETER" ile biten hararetli konuşmalar) da benim bunu terk edeceğimi mi düşündü diye tahmin yürüttüm. "Biliyorsun seni asla bırakmayacağım, sen büyüyüp benim yanımdan ayrılıp kendine başka bir yaşam kurduğunda bile ben senin yanında olacağım, destek olacağım sana" dedim, ona da "biliyorum" diye cevap verdi, derken yeni bir gündem konusu yarattı. "Seni çok özlüyorum ve ben okuldayken sana bir şey olacak ve sen öleceksin diye korkuyorum" diyerek; sanki kocaman bir çift el beni duvardan duvara savurmuş hissi yarattı. En sakin halimle, "Biliyorum, bu korkun da normal. İnsan büyüdükçe ve bir şeyleri öğrendikçe korkuları artar ama bu korkularının gerçekleşeceği anlamına gelmez. Sen düşündükçe aklına çok kötü şeyler de gelebilir, çok güzel şeyler de. Bence sen güzel şeyleri düşün" diye tam sa-kin-leş-tir-dim derkeeeeeennnn okulu sevmediğini ilan etti. Allahımmmm bu ne, neler oluyor oğluma??? "İstersen okula gitmezsin ama hayatını cahil ve bilgisiz bir insan olarak mı geçirmek istersin?" diye sordum "Hayır ama ben ödev sevmiyorum, söyleyeceğim öğretmene MEB'e bildirsinler olmaz ödev çok saçma" diye başkaldırıda bulundu küçük maymun "Sevmiyorum işte ödev yapmayı,çok saçma, çok gereksiz, haksızlııııkkk" diye devam etti söylenmeye. En, ennnnn sakin tavrımla "Oğlum, hayatta bazen yapmak istemediğimiz şeyler olur, yapmak zorunda kalırız. Bende rapor yazmaktan hoşlanmıyorum ama gidip patronuma 'bana ne ya yazmak istemiyorum raporumu' desem işimden kovulurum. Mutsuz ol demiyorum ama başarılı olmak için bazen yapmaktan hoşlanmadığın şeyleri yapmak zorundasın, bu iş yerinde de böyle olacak" dedim. "Ben ofiste çalışmayacağım ki, mucit olacağım, patent alacağım" dedi cin! Yorulmaya başlamıştım ama "Patent almak için bile rapor yazman gerek!" dedim ve artık uyuması için ikna ettim.
Bugün okul'a gitmeden evvel de beni aradığında önce en ağlamaklı sesi ile konuştu, telefonu kapattı, 1 dakika sonra yine birşey anlatmak için kahkahalar ata ata pür neşe konuştu benimle!
Bir kaç dakika içinde bu kadar çok duyguyu; vicdan, kayıp korkusu, kızgınlık, baş kaldırı, asilik, kızgınlık nasıl yaşanır yahu diye düşünürken aklıma geldi...
Çocuk bildiğiniz ergenliğe giriyor.
Erkek çocuklarında 9 yaşında bu sürecin başlaması normalmiş. Biz sıcak iklimde, güneyde yaşıyoruz. Babası da ben de sıcak iklimlerde büyüdük. Ben resmen ergenliğe 11 yaşında girmiştim, kardeşlerim, kuzenlerim, annem ve teyzelerimde öyle. Babasını bilmiyorum. Çevremde bir çok kız çocuğu erken ergenliğe giriyor. Benzer şekilde erken ergenliğe giren erkek çocuk duymadım henüz ama sanırım beslenme, çevre v.b. şartları erkekleri de etkiliyor. Şu anda oğlum da fiziksel bir değişiklik yok, aşırı hızlı boy uzaması ve buna bağlı kemik ağrısı ve 30 kg'a yaklaşması dışında (ah evet... ya bide kokuyor çocuk) ama duygusal olarak dalgalanmalar yaşıyor. Yanıldığımı sanmıyorum; emin olmak için doktora götüreceğim ama sabahtan bu yana yaptığım araştırma sonuçları bana büyük neon ışıklı tabelalar formunda o en çok korktuğum kelimeye işaret ediyor: "ERGENLİK".
Fiziksel değişimlerin 11-12 yaşında ortaya çıktığı erkek çocuk ergenliği, 9 yaşında duygusal olarak kendini gösterebilirmiş. 9.5 yaşındaki çocuğumun bedenini resmen uzaylılar ele geçirdi. Bazen tanıyamıyorum bu yanımda yaşayan yaratığı. Sanırım aynı dili de konuşmuyoruz. Benim konuşmam ona "dır dır dır dır dır bıdı bıdı dır dır dır - BLA BLA BLA" olarak giderken, onun ki bana "mırmır mır mmm pıt tak bıt, BÖĞAHHHHHH mıymıy mıy, ha ha ni ha na na la la böööööhöööö" olarak geliyor. Zaten dişi, erkek farkı var...bu daha da mı çok ortaya çıkacak?
Başka şeyler de gelmiyor değil aklıma: Acaba boşanmaya karşı gecikmiş bir tepki mi? Yoksa beni çok özlüyor da ondan mı böyle? Okulda bir sorun mu var? Birisi bir şey mi yaptı oğluma? 
Soruyorum, soruşturuyorum. Okulda bu seneki durumu geçen seneden daha iyi. Keyfi yerinde. Dersleri hep iyidi, şu anda da öyle. Arkadaşları ile anlaşıyor. Babasını bırakın özlemeyi, zorlamadığım sürece özellikle gidip de görmek istemiyor, aileden başkasıyla pek bir yakınlığımız yok ne yazık ki, özlesin...Şu anda açıkça ifade ettiği en büyük travması bu 5 yaşındayken ölen balık ve 3 yaşında düşürdüğü dondurma! Beni seviyor, bana güveniyor, fiziksel olarak bir sorun yok, güzel uyuyor, iştahı (maşallah) hiç olmadığı kadar iyi! Derslerine karşı (ödev istememek dışında) ilgisi devam ediyor. Valla bilmiyorum, doktora gidinceye kadar da bilemeyeceğim.
Bu arada...babasına bu konudan bahsetmeyi düşünmüyorum. Kendisini, ne yazık ki, bu durum ile olgunlukla baş edecek kadar sağlam bulmuyorum. İçimden bir his, çocuğu çok yanlış yönlendirebileceği yönünde. Belki yanılıyorum, belki bir masumun günahını....bir saniye masum... ha ha ha. Evet, bu durumla tek başıma baş edeceğim. Bebekler nereden gelir konuşmasını yaptığımdan bu yana olayı anlatamama gibi bir korkum yok; sabrımı kaybedermiyim, kalıcı hasarlar oluşurmu bu dönemde, ona kim örnek olacak v.b. sorular var kafamı kurcalayan. Eğer gerçekten olayımız ergenlik ise, kendisine anlatacağım. Fiziksel ve duygusal olarak zorlu bir değişim süreceine girdiğini, onu anladığımı, yanında olacağımı anlatacağım. İnsanın özünde hep değişim olduğunu, değerlerini, disiplinini kaybetmemesinin önemli olduğunu söyleyeceğim (becerebilirsem). Değilse eğer, başka bir derdi var ki bu beni aslında ergenlikten daha fazla korkutuyor.
Annelik zor arkadaşlar, bildiğiniz dakika dakika dikkat, olgunluk, sabır, daimi vicdan azabı da gerektiriyor sonsuz mutluluğun yanında!
Ben şimdi çocuğu tekrar koklamaya gidiyorum. Belki ben yanlış anladım hı? 

Not: Konu ile ilgili bir yazı "Ergenlik Yaşı Küçülüyor Mu?"
 

18 Ekim 2012 Perşembe

Hastamısın Anne?

Dün eve dönerken çok kötüydüm. Boyun ve baş ağrısı, kolumun uyuşması, gerginlik, tuhaf bir öğle yemeği ve "sağlıklı olsun da kahve içmeyeyim artık biraz bitki çayı içeyim" diye içtiğim çay midemi altüst etmiş, nasıl araba kullandım, eve ulaştım bilmiyorum. Eve girer girmez kendimi yatağa attım derken 10 dakika sonra kapı çaldı, oğlum geldi. Okuldan çıkışı 17:30 olan küçük paşaya komşular "annen senden erken geldi" dediği için anahtarı ile açmamış kapıyı. Suratımın sap sarı olduğunu görünce "özür dilerim, bilseydim seni yataktan kaldırmazdım" diyerek bir kere, bin kere daha yüreğimi ısıttı - maymun ya tam! Ben yatarken bilimsel deneyler kitabı ile geldi yanıma oturdu. Bir yandan okudu, bir yandan benimle ilgilendi. 15-20 dakika sonra evde yemek olmadığı için sürünerek yataktan çıktım, oğlanı alıp markete gittim.
Yoldayken "Anne bu caddenin adı ne" diye sordu. "Bilmem neden?" dedim. "Şimdi sen bayılırsan, 112'yi arayıp ne diyeceğimi düşündüm" dedi. Ben de "işte Migrosun karşısı filan dersin, mahalle adı verirsin" dedim zorlanarak, konuşmak midem daha da kötü yapıyordu. "E ama sen şimdi ayağın gaz pedalındayken bayılırsan, araba hareket etmeye devam ediyor olacak, yani migrosu, otel'i geçmiş oluruz" dedi. Gülerek, "merak etme, sağa çeker öyle bayılırım" dedim, keza laf anlatacak enerjim yoktu. 
Markette "Anne çok mu hastasın" dedi. "E, biraz kötüyüm ama toparlanırım" dedim. "Eğer kendine bakamayacak gibiysen ben kalırım yanında" dedi "ama" diye devam etti "kendine bakabileceksen ben babama giderim o bana bakar sen de iyileşince eve dönerim" dedi. 
Hemen düzeldim tabikide :)

16 Ekim 2012 Salı

Amazon Bekar Anne


Bu aralar sağ gözümüm arkasından başlayan, enseme inen, oradan omuzuma doğru kıvrılıp sağ elime uzanan ve kolumun da uyuşmasına sebep olan garip ve kronik bir ağrım var. Sebebini bildiğim ve kendimi pek zeki sandığımdan doktora henüz gitmedim. 2 parasetemol sabah, 2 de gece yatmadan evvel olmak üzere günlük sadece 4 hap ile bu durumla baş ediyorum. İşler çok aşırı gergin, ben devamlı masa başındayım ve sağ kolum devamlı mouse veya klavye üzerinde gezinirken, boynum bir zürafa gibi laptop ekranına doğru uzanmakta ve bozuk olan gözlerim her şeyi net görmediği için resmen bilgisayara kafamı sokmak sureti ile bu olabilecek en rahatsız çalışma pozisyonunda günümün 8,5-9 saati geçmekte. 
Tabii bendeki beyin durmuyor. Bugün sabah ağrı ile uyandığımda kendi kendime acaba daha ciddi bir şey olabilir mi? Acaba beynimde bir şey mi var, yoksa ben görme yetimi mi kaybedeceğim gibi yersiz, saçma ve geri zekalıca bir sürü fikre kapıldım. Bir an için doktora bile gitmeyi düşündüm (ciddi kapalı yer korkum var, yok MR filan diyecek valla giremem ben o tabut gibi şeye) ama hemen vazgeçtim.
Sonra panik bastı. Hadi sadece hastalıktan değil de başka bir şeyden dolayı bana bir şey olacak olsa ve çalışamayacak hale gelsem bize kim bakar? Emekliliği gelmiş annem mi, yoksa oğluna para vermeyen eski koca mı? Peki ben olmasam, oğlumun tek diğer yasal velisi, bırakın küçük bir çocuğa kendisine bile bakmaktan aciz durumda. 
Bu yüzden yarın (yok aybaşında, ama...ennn geç ayın onunda) doktora gidiyorum. Gerekirse koltukları, kitaplarımı, elimdeki tek altın takı olan eski kayınvalidenin ileride gelinine takarsın diye evlendiğim gün annesinden alıp bana taktığı bileziği, bulaşık makinesini, oğlumun yaptığı bir iki başarılı resmi ve master tezimi satıp İstanbul da açık MR'a gideceğim. 
Oğlumu o adama ve onun süslü sevgililerine bırakamam. Çocuk ne zaman üniversiteden mezun olur, rahat rahat hasta ve huysuz olurum. O zamana kadar bu can bir tek benim canım değil.
Biraz kız gazı...ama önce ilacımı almalıyım, bu ağrı beni öldürecek!


12 Ekim 2012 Cuma

Zaman

Zaman gerçektende düzeltiyor, iyileştiriyor. Yeter ki izin verelim, herşey daha güzel, daha olgun, daha nefis, daha aydınlık oluyor.
Yeni bir başlangıcın eşindeymişim gibi uyanıyorum her sabah. Kendimi özellikle hazırlıyorum taze bir güne. Evet, sıkıntılar ve zorluklar oluyor, çok yoruluyorum, ağlıyorum, kızıyorum, bunalıyorum hatta vazgeçmek istiyorum ama hiç, hiç birşey daha önce yaşadıklarıma benzemez. Durumu değiştirebildim, düzelttim ya; ben çok ama çok şanslıyım. Allah'a şükürler olsun...


11 Ekim 2012 Perşembe

Kontrol Manyağı Bekar Anne

Ben bir kontrol manyağıyım. Hani yumuşatayım, kontrol delisiyim hatta çevremde gelişen olayların farkındalığında olmak beni rahatlatıyor filan desem dedim ama yok...bildiğiniz kontrol manyağıyım. 
Benim gibi bir kontrol manyağının bir anda (!) aldatılması ve süreç içerisinde boşanması ne kadar zor anlatamam. Adamın beni aldattığını duyduğumdaki ilk tepkim "bir saniye...evlilik tamam, çocuk tamam, aldatılmak??? hayır hayır, hayır bu planlarımda yoktu. Listemi kontrol etmeliyim. Mmmm... hayır üzgünüm hiç planlarıma uymuyor bu durum" olmuştu. 
"Ben bir kontrol manyağı değilim, sadece
 olayların kendi istediğim gibi gelişmesinden hoşlanırım!"
Hatta SADECE bu kontrol manyaklığım yüzünden bile uzun süre evli kaldım o adamla. Bir kere hiiiiiççç pratik değil, efendim, boşanmak. Boşanmadan evvel eşyaların paylaşımını düşününce bile canım sıkılıyordu; "Yahu...her şeyin yeri var. Bu burada gayet iyi duruyor, şimdi o başka bir evde yaşayamaz" diyordum kendime hani çocuğumun boşanmış bir evlat olarak durumunu düşündüğümde ne kadar çıldırdığımı anlatamam bile. Plana göre anne+baba=çocuk idi. Hep beraber yaşanacaktı. Biz çalışacak, o okuyacaktı. Beraber koyacaktık kuralları, babası okula bırakacak, ben akşamları alacaktım. Eee, bu durumda plana uymadı.
Sonuç...kocaman bir kuyu. Tünel desem, sonunda ışık görme şansı var ya olmaz. Bildiğiniz bir kuyuya düşüyordum. Bu arada sağda solda gördüğüm her çıkıntıya, her bir dal'a tutunmaya çalışıyordum. Çok hızlı düştüğüm için tutunamadığım gibi, ellerim yaralanıyor, kanıyor ve acıyordu. Kapkaranlıktı dibi, gözlerimin kapalı olması ile açık olması arasında hiç bir fark yoktu. Nereye düştüğümü görmüyordum. Hatta kuyunun havası da sıkıcıydı, nemli, eski ve boğucuydu. Sesimi bile duyuramıyordum kendime. Depresyon böyle bir şey işte. Eski, derin, ucu olmayan bir kuyu!Sonra kontrol etmeyi bıraktım olayları bıraktım kendimi, işte o zaman kuyudan arkadaşlarım sesimi duydu. Biri ip sarkıttı, diğer de fener verdi... anti-depresanların da çok faydası oldu tabii. Allahım o ne kafa öyle. Önce bir işe yaramıyor gibi gelir insana ama sonra yavaş yavaş tedavi eder (bir de sağolsun 10 - 13 kilo aldırdı bana ve bir çok sebepten dolayı bana iyi gelmesine rağmen kimseye tavsiye etmem ilaç kullanımını - başka çaresi yoksa ayrı).
Sonuç...hala bir kontrol manyağıyım ama bunu artık sadece işimde kullanıyorum. İlişkilerimde daha çok bekle ve gör taktiğini uyguluyorum. Verdiğim tavsiyeler eskisi kadar müdaheleci değil ve hayatta herşeyin ve herkesin bir anda değişebileceğini öğrendim...aa...aaaaa...durun, geleceğim, asistanım çok uygunsuz bir font kullanıyor mail yazarken hemen durdurmam gerek yoksa olmaz ki canım.... :)


10 Ekim 2012 Çarşamba

Kahvenin Dozunu Kaçırınca...

Ah ya...kış'ı bekliyorum, soğuk olacak yok zor olacak, geldiydi, gelmediydi derken ilk yoğun yağmur bulutuna bakıyorum şu anda. Dolu dolu bana geliyorlar ama benim kafam çok bozuk arkadaş!
Pazar günü iş toplantısı için yola çıktık patron ile. Normal şartlarda 1 hafta sürecek olan gezi şiddetli stres nedeniyle kısa kesildi ve dün gece yarısı eve ulaşmak kaydıyla yarıda bırakıldı. Sabah 8:20 de toplantıya girdim, şimdi de birkaçıncı fincan sert, siyah ve sıcak kahvem ile sinirlerimi yatıştırmaya çalışıyorum ama her şey bugün beni delirtmek üzere planlanmış sanki. İnternet yavaş, kahve (havanın da serinlemesiyle) çabuk soğuyor, patron gergin, asistanım şaşkın ve bu nedenle o da yavaş, daha oğlumu göremedim ve babası eşyalarının yarısını bir yerde kalanının başka bir yerde unutmuş durumda.
Eski kocanın babalık görevine karşı vurdum duymazlığı, sorumsuzluğu, rahatlığı konusunda yazmaktan, bu konuda düşünmekten bıktım. NE KADAR zor olabilir çocuğun bir çanta eşyasına sahip çıkmak, onu vaktinde yatırmak, ödevini tamamlamasını sağlamak! Bu konuda uyardığım zaman da surat yapmak neyin nesi oluyor canım! Bir de sanki her şeyi doğru yapıyormuş da ben durduk yere tepki gösteriyormuşum gibi "tamam sen merak etme" diyip yine ve yeniden yapacağım dediği şeyi yapmaması neyin nesi?
Tamam ya sakinim, bir şeyim yok! Geçti valla geçti... 



3 Ekim 2012 Çarşamba

"Ben, Ben, Ben": Kişilik Bozukluğu İle Evli Olmak

Dün gece saat 24'e 10 kala eski koca aradı ve benden çok çok alakasız bir şey istedi. Evime gelip alacaktı. Birisine lazım olmuş, kendisine de değil. Oğlunu almaya gelmeyen, sadece ben götürdüğümde görmek için çaba gösteren bu adam birileri hasta oldu, onlara kendini iyi gösterecek diye benden kalkıp gecenin bir vaktinde ona baharat vermemi istedi. Bu olay beni şimdi anlatacaklarımı yazmaya sebep oldu.
Önemli not:- Ben psikolog değilim, eski kocanın da kişilik bozukluğuna sahip olduğuna dair bir raporu yok ama psikologun bana söylediği ve yaşadıklarımızdan çıkan sonuçlara göre belirlenen bir teşhistir. Bu yazacaklarımın tamamı kişisel deneyimlerimdir.
Vikipedi kişilik bozukluğunu aşağıdaki gibi tanımlar:

Kişilik bozuklukları uzun dönemli, şiddetli ve dirençli düşünce ve davranış kalıplarıyla karakterize olmuş zihinsel bozukluklar sınıfıdır. Kişilik bozukluklarının tanımlanması ve kategorize edilmesi zordur. Kökeni kalıtsal veya çevresel olabileceği gibi, hem kalıtsal hem de çevresel olabilir. Kişisel bozuklukların tanımında kişinin içinde bulunduğu kültürel ve sosyal ortam çok önemlidir. Bir durumun kişilik bozukluğu olarak teşhis edilmesi için kişisel ve/veya sosyal yaşamında önemli oranda sıkıntı ve bozukluğa yol açacak bir davranış düzeni bulunmalıdır.
Kişilik problemleri çok çeşitlidir. Ancak hepsinin sergilediği ortak yan, dış dünyanın taleplerini ve sınırlamalarını kabul etme yeteneğinin noksanlığıdır. Bu bozukluklar kişinin davranışlarını, ailesiyle veya işteki ve eğlencedeki insanlarla ilişkilerini etkiler.
Bir kimseye kişilik bozukluğu teşhisi konulmadan önce, doktorların kişilik bozukluğu değişiklikleri araştırmaları ve bulunmadığını belirlemeleri gerekir. Ekseriyetle kişilik bozukluğu olanların çocukluk döneminde duygusal problemleri olmuştur.
Kişilik bozukluğu bulunanlardan ancak beşte biri psikiyatrik destek ve tedavi istemektedir. Çoğu, evlilikte, düzgün bir iş hayatı yürütmekte ve arkadaşlıklarında, uzun zaman devam eden zorluklar yaşar.

Kişilik bozukluğu olan insanlarla ilişki kuran ve zamanla yanlış giden şeylerin fakına varan ben gibi kadınlar, aslında en başından ilişkinin tohumları atılırken bazı “kırmızı (uyarı) bayrakları” gördüklerini fakat kendi karakterlerindeki bazı durumlardan (bağımlı kişi - ben kendime direkt geri zekalı diyorum) dolayı, bu uyarıları dikkate almadıklarını fark ederler.
Benim uyarıları bayrağımın ilki, en başına, tanışma anımıza dayanır. Eski koca, cüzdanını kaybetmişti. Kendisini ortak bir arkadaş yolu ile tanıyordum ve arkadaşımın ricası üzerine kendisine borç para vermiştim. O vakitler üniversitedeydik ve arkadaş grubumdaki birçok kişi okulu bitirip bir an önce hayatının bir sonraki adımına hazırlanmaya çalışırken, eski koca (kendisine bundan sonra EK diye hitap edeceğim) derslerinden kalıyor, sabah okul’a gelemiyor, ödevlerini zamanında teslim etmiyordu. Bir an önce evlenelim diyordu ama bir yandan da hiç gelecek ile ilgili net bir planı yoktu. Hep olmayacak hayalleri vardı. Anlatıldığında çok mantıklı olan ama gerçekleşmesi için ortada somut bir sebep olmayan hayalleri vardı. Dünyanın parasını kazanacaktı, az çalışıp çok para kazanacaktı. Boy boy çocuklarımız, dönüm dönüm arazilerimiz, sıra sıra evlerimiz olacaktı. Ben ise sadece bu adamın heyecanına kapılıyor ve hikayelerindeki, eş, anne, sevgili imgemi istiyor bunun anlattığı çalışkan koca, eş ve sevgili imgesine aşıktım.
İlk hamileliğinde bebeği istemedi, ikincisinde de. Üçüncüsünde, oğluma hamile kaldığımda, artık baba olmaya hazır olduğunu söyledi. Benim sağlığım veya var olan çocuk değildi ki önemli olan. ONUN baba olmaya hazır olup olmadığıydı ki önemli olan. Ben de salağım ya, babamla annemin ilişkisini istemediğim için kendi evliliğimde; kocam ne dese he der geçiyordum, ona karşı çıkamıyordum. çıktığımda aptal olduğumu, neyin ne olduğunu bilmediğimi söylerdi. İnancımın aptallık olduğuna inandırırdı beni. Gerçekten aptaldım, gerçekten!
Önce ailemden uzaklaştırdı beni. Ben zaten kandırılmaya hazırdım, baskıdan bıkmıştım. Evdeki kavga gürültü, dayak, sorun artık bana yetmişti. Bu durum işine geldi. Tüm ailem o oldu. Ondan başka düşünecek bir tek işim kalmıştı artık. Kendisi çalışmadığı için, işim bize lazımdı. Hep bir borç vardı, hep bir maddi kaygı. Geçinemiyorduk. Markete gidip, alışveriş yapıp, kredi kartının ödeme yapmadığı için utana sıkıla her şeyi kasada bırakıp çıktığımız çok gün hatırlıyorum. Ben alışverişi sevmediğim için çok sorun değildi ama o severdi. Her şeyin en pahalısı, en kalitelisini isterdi. Bende sevgimden dolayı hep mutlu olsun, yüzü gülsün isterdim. Daha ucuz bir ayakkabı, daha uygun fiyatlı bir tuvalet kağıdı alamazdım eve. Hep daha iyisini hak ettiğimizi söyler ama bunu maddi üstünlüğü karşılayacak bir işe de girmezdi.
Çok kültürlüydü, gerçekten zekiydi. Dünya aptaldı, tek o akıllı. Bende aptaldım. Saatlerce savunurdum fikirlerimi, sonra vazgeçerdim. Bırakırdım. En güzel yemeği o yapar, en güzel yazıyı o yazardı. Yıllardır yazar olmak isteyen ben, ona yazdığı bir şiir ile dalga geçtiği için yazmayı bıraktım.
Çalışamazdı bir yerde uzun süre. Birilerinin, bir müdürün, bir patronun ona ne yapması gerektiğini söylemekten hoşlanmazdı. Hep kendi işini isterdi, ben de çalıştığım için ona bu konuda destek olurdum. Neyse ki hiç böyle bir şey yapmadı. Kendi işini açsaydı kim bilir ne felaketler yaşardık. 13 yılda 5-10 farklı iş yerine girmiş çıkmıştır, en uzun çalışması da aynı iş yerinde 1 yıldır.
En son yaşadığımız şehir, çalıştığım işi de eleştirmeye başladıktan sonra taşındık. Zaten hep mutsuzdu, onu bildim bileli uyku ile sorunu vardı. Bütün gece oturur oyun oynar, bütün gün uyurdu.
Beni hep eleştirirdi. Saçım, kilom, kıyafetim, yaptığım iş hep bir sorundu. Ben hiç yeterli değildim onun için. İş yerimdeki önemli, kilometre taşı başarılarımın arkasında hep kendisini koyardı. Fikir hep onun fikriydi, hatta o yapmıştı projeyi. İş arkadaşlarımla evde çalıştığım günlerde, konuya girer sanki kendisi konu ile ilgili aşırı deneyimliymiş gibi saatlerce neyi nasıl yapmamız gerektiğini anlatırdı. Kimsenin onu anlamadığını, patronların aptal olduklarını, ona bir kalsa ah o bir patron olsa, o nasıl mükemmel bir şirket olurdu!
Bana hep hoşuma gitmeyen biçimlerde dokunurdu. Hassas bir insandım hep. Çocukken toka bile taktırmazdım kafama, cildim acırdı. Bunu bilirdi ama canımı acıtırdı, bilirdi canımı acıttığının farkında olurdu. Hassas olduğumu bilirdi. Kızdırır ondan sonra kendisinin beni kızdırmadığımı savunurdu. Üzerdi beni. Bilirdi üzdüğünü; insan bilmez mi kaç yıl bir arada yaşadığı insanı. Ona göre hep sorun bendeydi, ben de inanırdım. Kendime mektuplar yazardım: kocama karşı daha hassas, daha nazik olacağıma söz veriyordum kendime.
Kız arkadaşlarımın ona aşık olduğunu anlatırdı bana. Herkes ona aşıktı. Bende inanır, arkadaşlarıma kırılırdım. Çok yakışıklı bulurdu kendini, ben ise onu dışarıda gösterebileceği kadar güzeldim. Yeterdi ona bu. Fazla sosyalleşmezdik zaten. En yakın erkek arkadaşlarına da beni, onların sahip olmadığı oyuncak gibi gösterirdi.
Hep haksızlığa uğradığını söylerdi. Annesi, babası, öğretmenleri, işverenleri tarafından hep bunun hakkı yenmiş olurdu. Kolay yalan söylerdi, insanlar ile ilişkileri bana hep sahte gelirdi, bence yakın arkadaşı yoktu. Şimdi anlıyorum ki hep bir çıkar üzerinde kurardı ilişkilerini. Eğer kişi bunun istediği formda ise, sorun yoktu ama eğer birisi bunun duymak istemediği bir şey söylerse, hemen bir sorun bulur; ilişkisini keserdi.
Ben ağladığımda, “acı çekiyorum, ne olur dur, yeter artık” diye haykırdığımda donuk gözlerle bana bakardı. Anlamazdı neyi neden hissettiğimi. Ona göre her şey normaldi, o acı çekmediği sürece sorun yoktu. Benim hastalıklarımın, sıkıntılarımın onu için dert olduğu tek zaman ONU etkilediği zamanlardı. Boş, bomboştu bakışları. Korkardım. Tepki vermesini isterdim. Donardı bakışları üzerimde. Ben bir tepki için çırpındıkça o daha çok donardı!
Çocuğu ile ilişkisi de normal değildi. Çocuğu onun için gurur duyabileceği, onun kendine pay çıkarabileceği sürece mükemmeldi ilişkileri ama kendisi büyüyen çocuğun ihtiyaç ve isteklerine karşılık vermeyi kestiği zaman ve çocuğun da buna bağlı olarak bundan uzaklaşmaya başladığında, onun ile ilişkisini de zedelemeye oğlunun onu sevmediğine inandırdı kendine. Çocuğu ile ilgili hep bir hayali oldu, bir sürü söz verdi ama asla yerine gelmedi bu sözler de hayaller de. Oğlum mükemmel evlatken sorun yoktu, ama her çocuğun yaptığı gibi istemediği durumlar karşısında tepki gösterdiğinde EK çocuğu tutar omuzlarından sarsardı, kaldırıp fırlatırdı çocuğu. Kızgın bir ebeveynden çok, delirmiş bir adam sureti beliriverirdi karşımıza, sinirli bir insan olduğu için değil (aksine, soğukkanlı bir sükunete sahipti) sadece “oğlum hangi hakla mükemmel davranmaz” bakış açısına sahipti. Bir gün eve gelen misafire "Bak, çocuğu oratada görüyormusun? Görmezsin. Çocuk odasında sessiz sakin oynar, kendi kendine oyalanır bizim evde" demişti de adam daha sonra kendini tutamamış bana bunun normal bir durum olmadığını söylemişti.

Narsist kişilik bozukluğu olan kişi: 
  • Kendisinin çok önemli olduğu duygusunu taşır (örn. başarılarını ve yeteneklerini abartır, yeterli bir başarı göstermeksizin üstün biri olarak bilinmeyi bekler)
  • Sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ya da kusursuz sevgi düşlemleri üzerine kafa yorar 
  • “Özel” ve eşi bulunmaz biri olduğuna ve ancak başka özel ya da toplumsal durumu üstün kişilerin (ya da kurumların) kendisini anlayabileceğine ya da ancak onlarla arkadaşlık etmesi gerektiğine inanır 
  • Çok beğenilmek ister 
  • Hak kazandığı duygusu vardır: kendisinin özellikle kayırılacak olduğu bir tedavi biçiminin uygulanacağı  beklentileri ya da bu beklentilerine göre uyum gösterme 
  • Kişilerarası ilişkileri kendi çıkarı için kullanır: kendi amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf yanlarını kullanır 
  • Empati yapamaz: başkalarının duygularını ve gereksinimlerini tanıyıp tanımlama konusunda isteksizdir 
  • Çoğu zaman başkalarını kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanır 
  • Küstah, kendini beğenmiş davranış ya da tutumlar sergiler  
(Kaynak: http://psikoloji-psikiyatri.com/narsisistik_kisilik_bozuklugu.html)

Ne yazık ki bağımlılıkları da vardı ama öncelikle kendine bağımlıydı her narsist gibi ve yıllar geçtikçe halleri hal değildi. Bir baktım ki sınırda kişilik bozukluğu diye bir şey var:-
  • Gerçek ya da hayali bir terk edilmeden kaçınmak için çılgınca çabalar gösterme.
  • Gözünde aşırı büyütme (göklere çıkarma) ve yerin dibine sokma uçları arasında gidip gelen, gergin ve tutarsız kişilerarası ilişkilerin olması
  • Kimlik karmaşası: Belirgin olarak ve sürekli bir biçimde tutarsız benlik algısı ya da kendilik duyumu
  • Kendine zarar verme olasılığı yüksek en az iki alanda dürtüsellik (örn. para harcama, cinsellik, madde kötüye kullanımı, pervasızca araba kullanma, tıkanırcasına yemek yeme).
  • Yineleyen intiharla ilgili davranışlar, girişimler, göz korkutmalar ya da kendine kıyım davranışı
  • Duygulanımda belirgin bir tepkiselliğin olmasına bağlı affektif instabilite (örn. yoğun episodik disfori, irritabilite ya da genellikle birkaç saat süren, nadiren birkaç günden daha uzun süren anksiyete)
  • Kendini sürekli boşlukta hissetme
  • Uygunsuz, yoğun öfke ya da öfkesini kontrol altında tutamama (örn. sık sık hiddetlenme, geçmek bilmeyen öfke, sık sık kavgalara karışma)
  • Stresle ilişkili gelip geçici paranoid düşünce ya da ağır dissosiatif semptomlar
(Kaynak: http://www.terapistim.com/kitap/DSM-IVdeBorderline%28Snrda%29KiilikBozukluu.html)

Hata üstüne hata yapardı, beni uzaklaştırırdı yanından sonra onu terk edeceğimden korkup üzerime daha çok düşerdi ama diğer yandan hep beni bırakıp gideceğini ima ederdi (bu da benim hassas noktamdır, bunu bilirdi). Hatta kavga ettiğimiz bazı gecelerde çıkıp gitmiştir evden, benim yalvarmama rağmen yürümüş gitmiştir!
Hep mutsuzdu, hareketsizdi. Depresyonda olduğunu kabul etmez, doktora gitmez, en basit baş ağırısı için bile ilaç kullanmazdı. Deli gibi araba kullanırdı, korkuyorum dememe rağmen durmazdı. Bir kere köpeğimizin bir yaptığına çok çok sinirlenmiş koca hayvanı odanın bir ucundan, diğer uca fırlatmıştı. İnsanlara karşı hep kızgındı. Hep tartışırdı, ailesinden kopmuştu (ta ki biz boşanıp da tek başına kalıncaya kadar), dostu yoktu. Kimseye güvenemeyeceğini söyler dururdu.
Benim onu aldattığımı düşünür, evin içinde bile beni izlerdi. Tuvalette uzun kaldığımda, ne yaptığımı sorar beni kapının önünde beklerdi.
Evin hiçbir işini yapmazdı, düzeni seviyor olduğumu bilmeme rağmen evi benim için toplamazdı. Canı istediğinde iş yapardı. Ben bütün gün çalışıp eve yorgun argın gelip, bunu uyur bulduğumda niye kızıp üzülüyorum anlamazdı. Defalarca yardım istememe rağmen yardım etmezdi.
Bir kere psikologa gitti benimle. Başımıza gelen her şeyden ailesini ve beni sorumlu tuttu, beni aldatmış olmaktan bahsetmedi ve 1 saatin sonunda doktorun işe yaramaz biri olduğunu, onun yardıma ihtiyacı olmadığını hatta ve hatta doktorluğun bir işe yaramadığını söyledi çıktık muayenehaneden. Bu onu kurtarmak için son denemem oldu. 
********
Bu konuda yazacak, çizecek çok şey var, istediğim gibi toparlayamadım bile. Belki yine yazarım ama en önemli nokta şu: ben bunları yaşarken, olayların hep benden dolayı geliştiğine inandım, inandırıldım. Halbuki bu tip şeyler çok yaygın. Keşke benzer hikayeleri yaşayan kadınların elini tutup “senin bir suçun yok, sadece bağımlısın, kişiliğinde bu var. Belki adama duyduğun sevgi, belki aptalca bir inat. Her ne ise, senin bu yaşadığın normal değil. Bak gerçeği gör, kendini iyileştir, kendini kurtar” diyebilsem çünkü inanın bu durum çok, çok zor. Sadece psikolojik değil, fiziksel, sözel ve duygusal şiddeti insanın ömründen ömür götürüyor, geleceğine dair umudunu söndürüyor ve en kötüsü bu sahnedeki çocukların geleceğini yok ediyor. Bittikten sonra da iyileşmek zaman alıyor. Ben bile hala iyileşemedim. Beni yıllar sonra gören insanlar, yüzümde devamlı korku dolu bir ifade olduğunu söyler. Doğrudur, hala korkuyorum – özellikle aynı hataları tekrarlamaktan, dersimi alamamış olmaktan ve en kötüsü şaşırıp oğlumu yine böyle bir hayata maruz bırakacağımdan…