23 Ağustos 2012 Perşembe

Bildiğim bir şey var ki...

... ben böyle değildim.
Oturup aman annelik beni böyle değiştirdi, şöyle değiştirdi, yok efendim boşanmak böyle zor, şöyle kolay filan demeyeceğim.
Ama ben böyle değildim. Akıllı, eğlenmeyi bilen, bilgiliydim. Gerçekten de kafam çalışırdı. Analiz yapma yeteneğim vardı. İyi bir eğitimim vardı. Tartışmayı, öğretmeyi çok seviyordum. Okumak hayatımdı. Yazmak en büyük keyifim.
O parçamı, beni ben yapan özelliğimi kaybetmiş gibi hissediyorum.
Bunu herhangi bir erkekte (ki bu oğlumun babası olacak olan "adam" da dahil) kaybetmedim.
Bunu 4 sene süren depresyon sürecine de bağlamayacağım.
Bunun aldatmaya, ailemin beni olduğum hali ile kabul edememesine, arkadaşlarımdan ve sevdiğim işimden uzak kalmaya da bağlamayacağım.
Bunu erken yaşta evlenmeye, erken denilebilecek yaşta anne olmaya, uzun süre işsiz kalmak zorunda olup, parasız bir biçimde bebek büyütmeye çalışmaya da bağlamayacağım. Bunu yapmak istemediğim bir iş de kendimi kaybetmeye de ilişkilendirmeyeceğim.
Bu benim sorumluluğumdu. Ben beni olduğum gibi tutabilmeliydim.
Evet, zaman insanı değiştirir. Evet, yaşananlar iz bırakır. Evet, yaş ilerledikçe insan hatırladıklarını unutur, yeni şeyler hatırlar vs vs vs ama bütün bunlar sebep olmamalıydı.
Ben kişilerin ihanetine odaklanmışken esas en büyük ihanet'i kendime ettim.
Şimdi sıkıcı, unutkan, çok çok az şey bilen, okumaya vakti olmayan biri oldum. Yazmak ise... eh işte! Bu konudaki "başarım" ortada.
Ben beni kaybettim ve bir daha bulamayacağımdan korkuyorum... ama arayacağım! En son bıraktığım yeri bi hatırlasam.



*****

She asked, "Remember when we last said goodbye?"
They stood still while traffic and people rushed pass unaware of the couple standing locked in gaze in the middle of the crowded road. A long moment of silence was broken as she whispered "I breathed in your air as your face swept across mine to kiss my cheek. It was at that precise moment you filled your being into mine. And now it’s too late!"
And she walked away because she knew it was not meant to be!



Yazma çabası. İçimden geçti :)


20 Ağustos 2012 Pazartesi

Tatlısı ile Acısı ile Bayramımız

Hayatımda unutamadığım bir bayram var.
Bayram arifesi bizde ay gecesi diye bilinir. Yeni ay'ın göründüğü gecedir. O bayramda sanırım 6 yaşlarındaydım. Ay gecesinde annem ve teyzelerim beni, kardeşlerimi ve kuzenlerimi alışverişe götürmüşlerdi. Döndüğümüzde yeni elbise ve kırmızı parlak ayakkabılarım vardı. Gece yatmadan önce yeni ayakkabılarımı yatağımın kenarına koymuş, onları izlerken uykuya dalmıştım. Sabah uyandığımdaki heyecanı hala her bayram yaşarım. Tek fark, o bayram gerçekten de mutlu uyanmıştım, gerçekten de ailemle, kuzenlerimle dolu dolu bir bayram geçirmiştim.
O heyecanı her bayram oğluma da yaşatmaya çalışıyorum. Ne yazık ki babası benimle aynı dini ve manevi duyguları paylaşmadığı için bu konuda yetersiz kaldım. Geçen seneki boşanma, Ramazan bayramından evvelki sünnet ve iyileşme süreci, kurban bayramında İstanbul'a gitme telaşlarından sonra bu sene gerçek bir bayram kutlamak istedim. Çocukluğumdaki kutlamayı yaşamak istedim. Arife günü oğluma yeni giysiler aldım. Evime bayram temizliği yaptım. Çocuklara şeker, büyüklere çikolata aldım. Helva yaptım, kek yaptım.
Bayram sabahı erken kalktık. Banyomuzu yaptık, temiz temiz giyindik. Oğlumla komşularımızla bayramlaştık. Evvelki günden kafaya koymuştum. Arkadaşımın annesini ziyaret edecektik, öğlen saatlerinde onu ziyaret ettim.
Evi doluydu teyzemin.
Arkadaşım, eşi, arkadaşları bir çok kişi vardı. Onu gördük, eve döndük.
Ve bir anda dank etti...
Burada o kadar yalnızız ki! Annem uzakta, babam uzakta, kardeşlerim, kuzenlerim...kimse yok bayramda ziyaret edebileceğimiz. Ailem bir kenara, arkadaşlarımla da aynı bayram heyecanını yaşamıyorum. Sanki apayrı bir dünyadayım. Ben hayatımı bir aptal gibi açık bir kitap gibi yaşıyorum, insanlar ise kapalı, sessiz, uzak, mesafeli...
Bugün evde oğlumla, dolabımız tatlı ile dolu oturuyoruz.
Düşünüyorum da hayatım hiç hayalimdeki gibi şekil almadı.
Aile ile, dostlar ile dolu bayram sofraları kuramıyorum. Yaptığım tatlıları tek başıma yiyorum çünkü oğlum bile tatlı sevmiyor!
Bir yanım bu duruma gelme sebebimin yine kendi kararlarım olduğunu söylerken diğer bir yandan da sevdiklerimin kalabalığını bu kadar çok isterken neden bu kadar yalnız kaldığımızı anlayamıyor. Bu durumdan alacağım bir ders muhakak vardır!
Değer verdiğim insanların haliyle bizden ayrı hayatı var; evlilikleri, anneleri-babaları, dostları. Planları var! Sadece planlarına uyduğu sürece görüşülebiliyor. Özellikle evli arkadaşlarımın arasına bu halde elimde çocukla girmek olmuyor. Boşanan bir arkadaşım bana pazarları ne kadar yalnız hissettiğini, herkesin ailecek program yaptığını kendisini kızı ile başbaşa kaldığında bazı günler ne yapacağını şaşırdığını söylemişti. Şimdi ne demek istediğini anlıyorum. Sudan çıkmış bir balık gibiyim bazen, çok şaşkınım!
Amerikalıların kültürlerinde tatilleri önemlidir. Özellikle yeni ayrılan insanların tatillerde yalnız kalmalarından dolayı mutsuz olmamaları için "Bu Noel'i Yalnız Geçirmemek İçin 10 Öneri" "Şükran Günü Hindisini Tek Başınıza mı Yediniz: Bu 5 Altın Öneri ile Aldığınız Kiloları 3 Ayda Kolaylıkla Verebilirsiniz" tipinde bir sürü öğüt dolu makaleleri vardır. Bende bu tatilde anladım ne demek istediklerini! Tipik boşanmış kadın olarak patatik bir haldeyim değil mi :) Nerde o tatlı...
Tüm üzüntüme rağmen....Bayramları çok seviyorum, en sevdiğim de Ramazan Bayramı. Her şeye rağmen, en değerlim, kıymetlim oğlum yanımda! Bunun için Allaha şükürler olsun.
İyi Bayramlar.

17 Ağustos 2012 Cuma

Bebeğimin Doğumu

Evet, evet kabul ediyorum.
Çok fena kıskandım, oğlumun doğumunu yazmak istedim. İyi bir anne blogu değil burası kabul ediyorum, uzun yemek fasılları, bugün cimcom ne yaptı konulu yazılarım, diş çıkarma, tuvalet eğitimi bilgileri vs yok ama bende anneyim, doğum hikayemi anlatmayı istemem doğal değil mi?
Gelgelelim hikayeme...
Oğluma, babası üniversiteden henüz mezun olduğunda hamile kaldım. Henüz bir işi yoktu, askerliği de yapılmamıştı hatta ve hatta aynı şehirde bile değildik. Ben onu ailesinin memleketine hafta sonları ziyaret ediyordum hafta içi işim içinde pazarları otobüse binip, evimize dönüyordum.
Bir gece rüyamda erkek bir kediyi emzirdiğimi gördüm. Kedi de hatta evimizde uzun süre baktığımız ve benim çok sevdiğim erkek kedimizdi. Hastalandığında kediyi bebek gibi sarmıştım, yürüyemediği için kucağımda taşıyordum devamlı. Rüyamda gördüğümde o kediydi, bebek gibi olmuştu çünkü. Zaman geçti ve ben sadece bir önseziye dayanarak test yaptım. İlk 2 test negatif çıktı ama çok emindim hamile olduğumdan. 3. test pozitif çıktı. Atladım babaya haberi vermeye gittim ama o uzun otobüs yolculuğu bana sonsuz geldi. Hem istiyordum çok mutluydum ama diğer yandan korkuyordum çünkü zamanlama kötüydü ve babanın bebeği istememe ihtimali çok yüksekti. Bu durumda ne yaparım, nasıl ikna ederim diye düşünüp duruyordum.
Korkularım yersizmiş. Allah yardım etti, Allah beni oğlumun annesi olarak laik gördü ve zorluk çıkmadı karşıma. Oğlumun babası çok rahat kabul etti bu durumu, heyecanlandı sevindi.
İlk doktor randevumda bebek rahimde görünmedi. Kan testleri hamilelik için pozitifti ama görünürde bir şey yoktu. "Dış gebelik olabilir, biraz bekleyelim" dedi doktor. Bekledim. Ama bu bekleyiş süresince (ve hamileliğimin ilk 3 ayında) yalnızdım, çok korkutucuydu dış gebelik ihtimali.
Bir gün bir arkadaşımın düğününe gittim. Orada ortak bir arkadaşımıza durumu anlattım. Kız elini karnıma koydu ve hiç unutmayacağım bir şey söyledi: "Merak etme, bebeğin orada ve bir erkek" dedi. Haklıydı. Ordaydı ufaklık!
Hamile olduğumu öğrenen bir erkek arkadaşım, erkek olsun diye beni et ile beslemeye kalktı. Ben bırakın et'i, hiç bir şey yiyemedim. Midem berbat durumdaydı. Çok yorgundum, çok halsiz. İş dönüşü eve gelip kendimi yatağa atardım. Canım bir şey çekerdi, kalkar pişirirdim, pişinceye kadar midem yine kaldıramazdı, yiyemezdim. Allah afetsin çok yemek döktüm o dönemde. En son bu ziyana dur demek için yemek yemeyi bıraktım, sadece çubuk kraker ve leblebi ile beslendim.
3. ayda her şey normale döndü. Koca eve döndü, iştahım açıldı. Artık yemek yiyebiliyordum ama ne yemek! Büyüdükçe büyüyordum. Bir kase bana, bir kase bebeğe. Duramıyordum. 1 kutu dondurma, baklava vs ne var ne yoksa yiyordum. Sadece çok sevdiğim bir iki yemek vardı hamileliğim boyunca ağızıma süremediği ki onları oğlum bugün bile sevmez.
Günlerim çalışmakla, doktora yapmakla geçiyordu. Soğuk, karlı sokaklarda yuvarlanmamaya çalışarak otobüslerle servislerle ev ve okul ve iş arası mekik dokuyordum. Genelde çok memnundum halimden ama 1-2 kere sıkıntı oldu. Otobüste insanlar yer vermediğinde, 5 kat'ı çıkamayacak kadar yorgun olduğumda zorlanıyordum ama tümünde çok aktif ve çok şişko bir hamileydim. Arada unutkanlık, gereksiz duygusal çöküntüler yaşıyordum. Ütüyü açık bırakmış, koca eve dönemeyecek "ölecek bu bende yanlız büyütmek zorunda kalacağım çocuğumuuuu" diye saatlerce dizlerimi döve döve ağlamışlığım var.
Kilom hızla arttığı için şeker testleri, rejimler vs söylendi. Ne şekerimde sorun vardı ne de rejim yaptım. Çok hareketliydim zaten.
Bir dönem çok korkutucu idi. O dönem de rutin kan testlerinde kanımda bir virüs tespit edilmişti. Hamile kaldığımda kapmış olma ihtimalim karşısında doktorum beni bebeğe olan tehlikelerden bahsetmişti. Devam testleri, virüsü hamile kalmadan önce kapmış olduğumu ve bebeğin de gayet sağlıklı ve normal olduğunu gösteriyordu.
İri, çok iri bir hamileydim. Boyum çok uzun, üzerine aldığım 25 kilo ve koca göbek eklenince kocaman bir kaya gibiydim. Ama hiç durmadım. Badana yaptım, çalıştım, ev düzenledim, saatlerce ayakta iş yaptım hatta beklenen doğum tarihinden 1-2 gün önce market alışverişi yaptım, kendi başıma taşıyarak otobüsle eve, oradan da 5. kattaki evimize çıkardım.
Çok fazla yardımcı olan yoktu. Baba iş bulmuş garip saatlerde çalışıyordu, aile yoktu. Geldiklerinde bile ziyarete yardım etmiyorlardı. Hoş ben de yardım istemedim.
İlk bebek, erkek bebek geç gelir dediler. "Beklenen tarihte gelmezse 5 gün sonrasında gel hastaneye suni sancı ile başlatalım doğumu" dedi doktor. Gelmedi bebek bey, 5. gün yattım uyudum gündüz. Son rahat uykum olacak diye, bol bol uyudum. Uyandım. 1 kase çorba içtim, eski kocanın ailesi yanımda, atladım otobüse gece 25-30 dk uzaklıktaki hastaneye vardık.
Çantamda bebek için aldığım malzemeler haricinde kendime 1 gecelik, 1 çorap, terlik, diş fırçası, lens solüsyonu, gözlük ve hırka koymuştum.
Daha otobüsteyken sancım tuttu, hastaneye varınca kendi doktorum yurt dışında olduğu ve doğum başlamadan önce muhakkak bana yetişeceğini söylemesine rağmen kendisinde eser olmadığı için beni genç bir öğrenci doktor karşıladı. Muayene etti, suyum geldi ve beni bağladılar yatağa. Serum taktılar, başladılar suni sancıya ama ihtiyacım da pek yoktu açıkçası! 
Ben doktorla konuşmuştum. Normal doğum olacaktı. Bebek 4 kg'a yakındı ama doğurabileceğime inanıyorduk ikimizde. Ağırı kesici istemiyordum. Son dakikaya kadar da istemedim. Bacaklarımı hissetmeyeceğim için bebeği itemeyeceğimi düşünüyordum. Yanılmamışım.
Hastanedeki doktorlar epidural yapmaları gerektiğini, daha rahat olacağını söylediler ve bende onlara inandım. Sancım çok ilerlemişti ama doğum ilerlemiyordu. Açılma azdı, serum takılıydı ve çok ama çok susamıştım. Hala, bugün bile o epiduralin yapılmaması gerektiğini düşünüyorum. Bena sadece sıkıntı verdi!
Bana bir damla su vermediler ama nedense serum hep kaldı. Gece 22.00 de hastaneye yatmıştım ve sabah saat 8 de halen bebek gelmemişti ama doktorum geldi. O yorgunluk, susuzluk ve karmaşa arasında nasıl sabah oldu bir ben bilirim birde bebeğin babası (deli gibi dolanıyormuş dışarıda). Açılma sabah tamamlanmıştı. Ebe-hemşire olan ve o hastanede daha önce çalışmış olan bir arkadaşım geldi. Elimi tuttu.
Bu arada üniversite hastanesiydi ya, gelen her öğrenci eline bir lastik eldiven geçiriyor bir yokluyor, "bilmemkaç cm" diyor odadan çıkıyordu. Hata gece bir süreliğine bir öğrenci geldi, elini karnıma koydu, oturdu kitap okudu. Ne benimle konuştu, ne de bana su verdi.
Gel gelelim itme vakti geldi.
Doktor yoktu, arkadaşım ve bir hemşire daha vardı. Yalvardım, "nolur ayaklarımı tutun hissetmiyorum" diye. Bir iki kere tuttular. Arkadaşım baktı "saçı var bunun görüyorum, az kaldı, itmen lazım" dedi ama gücüm komple tükenmişti. Ne yaparsam yapayım, bebek gelmiyordu.
Sonunda kendimden geçtim. Ağrıdan geriye düştüğümü ve neredeyse bayıldığımı hatırlıyorum. Hatta sezeryan istedim o anda, bebek için korktum. Yapamayacaktım çünkü ve bebeğimi kaybetmek istemiyordum. O arada babayı odaya aldılar. O da ısrar etti ama devam edemeyecektim. Saat öğle 12'yi bulmuştu ve ben nedense çok ama çok yorgundum.
Belki de hayırlısı buydu!
Acil sezeryana aldılar. Bebek 12.45 de doğdu. Ben ameliyattan saat 14.00 gibi çıkmışım.
Daha sonra öğrendiğime göre bebeğin boynuna kordon dolanmış. Ayrıca bana deli gibi bütün gece serum üzerine serum verdikleri için mesanem dolmuş ve ben belimden altını hissetmediğim için fark etmemişim. Bebek de sıkıştkça sıkışmış. Doktor da bebeği alırken mesanemi patlatmış. Bebek çıktıktan sonra mesane dikilmiş vs.
1 gece kalırım, heyt aslanlar gibi doğumu yapar çıkarım dediğim hastane maceram 5 gün sürdü.
Oğlum kocaman ve sağlıklı bir bebek olarak dünyaya geldi. Ona aldığım bir çok tulum üzerine küçük geldi. Evden yenileri getirildi.
Onun ilk mamasını ben veremedim. Saatler sonra kendime geldim.  Ama sonra emzirdim. Bebek emdi, emdi. 2 sene boyunca emmeye devam etti dana.
Ama ne kadar çok hata var ortada.
Normal doğumu yaşayamadığım için çok kızgınım o doktora.
Beni saatlerce yatağa bağlamalarına çok kızgınım. Yürümem gerekirdi, hareket etmem gerekirdi.
1 damla bile su vermemelerine çok kızgınım. Dilim damağıma yapışmıştı.
Bebeğin boynuna kordonun dolandığını bebek 3 ayılıkken pediatri doktorunun söylemesine, bana bunu kendisinin söylememesinden dolayı çok kızgınım doktora.
Oğlumun ilk saatlerini kaçırmama sebep olacak, mesanemi patlatma olayına çok sinirliyim ve bu yüzden günlerce sonda ile hastanede yatmak zorunda kaldığımdan dolay!
Artık normal doğumun norm haline geleceği bu sağlık sektöründe bu konulara çok dikkat edilmesini diliyorum.
Çok şanlıyım ki ben oğluma kavuştum. Öyle veya böyle dünyalar güzeli bir evladım var. Allaha her gün şükür ediyorum. En ufak sıkıntıda bile kendime bu büyük hediyeyi hatırlatıyorum. Dua ediyorum, iyilik yapmaya çalışıyorum. Arada tembellik yapmak geldiğinde içimde kendime hep "Bak Allah sana ne verdi, sen de bunu Allahın adına yapabilirsin" diyorum.
Bir ömür versem versem de bana verilen bu lütufun karşılığı yok.
Bu da benim hikayemdi! Umarım birilerine bir faydası olur.

16 Ağustos 2012 Perşembe

Üvey Nedir?

Dün ilginç birşey oldu.
Oğlum en yakın arkadaşının babasının ilk evliliğinden üvey kardeşlerinin olduğu anlatmış babaannesine.
Babaannesi de ne hikmet ise, babanın ikinci evliliğinden olan çocuklarının öz kardeş annenin ikinci evliliğinden olan çocuklarının ise, üvey kardeş olduğunu söylemiş.
Gülsem mi, ağlasam mi derken sinirlendim.
Çok sinirlendim.
Ne kadar küçük kafalı insanların olduğu bir dünyadayız.
Çocuğu var diye, onu çok sevip sayacak bir kadını oğluna yakıştıramayan aileler, ola ki annesi evlenir de çocuğu olursa torunu o kardeşi sevmesin diye henüz doğmamış olan bebeği (sanki kötü bir şeymiş gibi) üvey diye nitelendirip beynine bu fikri yerleştirmeye çalışan bir babaanne, erkek ne yaparsa yapsın mevcut evladının sorumluluğunu alıyor, almıyor önem vermeyen ama gerekirse gider 10 tane daha bakmayacağı çocuk yapabilir diye düşünen, çocuğu ilk fırsatta sıkıştırıp "baban nerede, nerede yaşıyor, sen görüyormusun" diye sorguya çeken insanlar var.
Hayır, çok daha kötü gerçekler var bu ülkede kadınların başına gelen ama zaten en "kültürlü ve eğitimli" insan kesiminde bile böyle fikirlerin var olduğu bir toplumda, kadınların 2. sınıf insan olarak kabul edilmesi çok anormal değil sanki. Ben daha bugüne kadar bir erkeği sıkıştırıp, "neden öyle davranıyorsun o kadına", ya da "sen çocuğunun sorumluluğunu alıyormusun" diyeni çok nadir duydum.
Oğluma, babasının çocuğunun öz kardeş ama benim ikinci çocuğumun üvey kardeş (ki böyle birşeyin olmaması ise, ayrıca komik) olduğunu söyleyen kişi; neden oğluna dönüp "sen en son ne zaman para verdin bu çocuğun bir ihtiyacı için ?" veya "böyle yaşayarak ne kadar kötü örnek oluyorsun" demiyor?
Yazık valla, içim acıdı bu cehalet ve iki yüzlülük karşısında. Çocuklarımızı nelerden, kimlerden korumak zorunda kalıyoruz.
Oğluma anlattım. Üvey kardeşin tanımını yaptım. Arkadaşlarından örnek verdim.
Bana "biliyorum anne, ben babaanneme söyledim ama o aynı şeyi söyleyip durdu" dedi. Belli ki 9 yaşındaki bir çocuk bile bazen cehaleti alt etmenin zor olduğunu öğrenmiş durumda, kalıpları yıkmak imkansız olabildiğini. Ama o taş kalıplarına sarılıp yaşamaya çalışan insanlar da asla büyümeyecekler, bunu da biliyoruz.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Değerlerimiz, Değerlilerimiz

Türkiye denilince aklıma İstanbul, İstanbul denilice Orhan Veli, Orhan Veli denilince de hep Müşfik Kenter gelir aklıma.
İçimden birşeyler koptu duyunca.

Allah Rahmet Eylesin.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

İtiraf Ediyorum

Çok düşündüm, kendimi bu noktaya getirmemek için çok uğraştım ama artık kabullenmem ve durumun sorumluluğunu almam gerekiyor!
This cartoon of Snoopy was Googled.Ben işimden nefret ediyorum!!!
Yapım böyle. Ters giden şeyleri mümkün olduğunca görmezden gelirim önce. Sonra fazlasıyla gözüme batmaya başladığında düzeltmeye çalışırım ama deli bir inat ile, düzelmeyeceğini bile bile. En son da vazgeçer, konuyu kapatırım.
Bunu beni aldatan eski koca ile ilişkimi aldatmanın üzerine 4 sene daha devam ettirerek, benimle bırakın bir geleceği, ertesi gün planını yapmayı isteyecek kadar bile değer vermeyen bir adamı aylarca severek ve bekleyerek, bana zarar veren arkadaşlığı yıllarca sürdürüp sonunda güzel bir dost kazığı yiyerek ve en niyahetinde de işimi her tür cinsel ve sözel tacize, düşük maaş'a karşılık sorumluluğumu ve bilgimi bile aşan işleri yaparak bir gün düzelecek ümidiyle yaptım!
Ders aldım tabii...sabır öğrendim, beklemeyi ve ne yaparsam yapayım sevgi ile içtenlikle, içine kendimi işlemeyi öğrendim. Ne yaptıysam severek yapmaya çalıştım ama inat ya bu arada vakit kaybettim, değerimi beş paralık ettim insanlara karşı. Ben değersizim, beni sevmeseniz, saygı göstermeseniz de olur ben yine de sonsuuuuzzzz hizmetinizdeyim mesajı verdim!
Pişman mıyım. Evet. Bazı durumlarda çok pişmanım.
20'li yaşlarımda hiç bir şeyden pişman olmazken, 30'lu yaşlarımda pişmanlığın erdemini öğrendim. Pişman olup aynı hataya düşmemeyi öğrendim.
Gelgelelim İş'e.
Gerçekten de sevmiyorum bu işimi artık. Allahın gücüne gitmesin ama; ne ürünleri tasvip ediyorum, ne işin yapılış biçimini, ne insanların davranışlarını, ne de işin gidişatını! Yaşlandığımdan mı ne, değerlerim daha önemli benim için. Parçası olduğum işin politik duruşu, ahlaki duruşu, doğa'ya saygısı önemli. Ya daha önce bu kadar olduğunu bilmiyordum, ya da tüm ilişkilerimde yaptığım gibi işim ile olan ilişkimde de olmayacak bahaneler yaratıp aslında her şeyin yolunda gittiğini varsayıyor, daha da güzel olacağı günleri bekliyor, insanlar ile konuşup, sorup, sorgulayıp, kendimi anlatmaya çalışıyordum! Bugün anladım ki olmuyor! Yapamıyorum. Ruhumu besleyemiyorum, vicdanımı rahatlatamıyorum. Yoruldum artık. Düzeltmek için çok uğraştım. Ürünler buldum, projeler yaptım, konuştum, anlattım, araştırdım, sundum. Değişmiyor hiç bir şey ve ben yoruldum!
Gelgelelim bunun bekarannelik ile ilgili alakasına.
Ben bu işe evliyken aileme destek olmak için girdim. Yani evliyken çalışmak zorunda olan insanlar için de bu durum çok farklı değildir ama ideal şartlarda, eşlerden biri işini beğenmiyor ise diğeri en azından yeni bir iş bulununcaya kadar destek olabiliyorken insan tek başına çocuk bakıyorken, bu imkansızlaşıyor. Tek başıma olsam, alır başımı gider, 1 hafta makarna ile beslenir, gece gündüz 2-3 iş'te çalışır kendime bakardım ama bu çocuk ile mümkün değil.
Fakat olayın tek bir yüzü yok! Nasıl kötü bir evlilikte kalıp, oğluma durumun tamam olduğunu gösteriyor, babasının ailesine davranışın normal olduğunu hatta kadınları aldatmanın, çalışmadan bütün gün evde oyun oynuyor olmanın tamam olduğu gösteriyorsam; bunda da durum aynı .
Oğlum biliyor. "Annem işten eve geldiğinde , sinirli oluyor" diyor. Benim burada mutlu olmadığımın farkında. Benim iş ortamıma da çok geldi gitti, gördü duydu! Demez mi; "ben ateşliyken ve annemin ofisinde yatarken, patronum anneme iş veriyordu durumu bile bile"! Demez mi "annemin patronu hep kızgın, hep suratsız demek ki patronluk böyle"?
Der!
Oğluma, para için ve şu anda bize verdiği maddi rahatlık için duruma katlanıyor olmamın normal olduğunu söylemem mi doğru, yoksa ne olursa olsun hayalleri için, sevdiği işi yapmak için riske girmesi gerektiğini göstermem mi daha doğru?
Ya kariyer?
Bıraktığım, yeni başlamış bir kariyer üzerine ilkinden çok alakasız bir konuda yaptığım bir kariyer var. İlk işimi çok seviyor ve özlüyorum ama yaş, yıllar, eğitim boşluğu girdi araya! Geri dönmek çok zorken, bu işi de bırakıp, bir kariyeri de daha yarı yolda bırakmak hata olmaz mı?
Pratik olarak bakıldığında, yaşadığım şehirde iş olanakları az. İstediğim işi yapmak için okumaya devam etmem gerekiyor ve bunun için şehir değiştirmem, İstanbul'a veya yurt dışına yerleşmem gerekiyor. Küçük bir sahil kasabasından, büyük şehir'e alışabilir miyim? Ya oğlum? Ya her şeyi bırakıp da gidersek ve ben başaramazsam? Ya para?
Bu Şehir'i, evimi ve hepsinden en önemlisi burada yaşayan arkadaşım Nen'i ve oğlumun kankası sarı kafayı çok sevmeme  ve özleyeceğimi bilmeme rağmen sanırım buradan gitmenin zamanı çoktandır geldi. En kısa süre de bunu sağlamam gerekiyor. Çünkü aslında bakarsak bize artık burada bir hayat yok. Oğluma yeterince iyi bir eğitim, kabiliyetlerini deneyebileceği, kendini geliştirebileceği güzel imkanlar yok. Bana iş yok.
İtiraf ediyorum. Bu gerçek gözüme uzun süredir giriyordu ama görmemezlikten geliyordum ama biliyorum ki daha yaşım genç. Enerjim varken yapmam daha kolay!
İtiraf ediyorum, bu gerçekten de korkutucu!
İtiraf ediyorum, bu işten başka bir iş yapıyor olma fikri bile beni rahatlatıyor.