31 Aralık 2012 Pazartesi

İkibinonüç Gelmiş, Hoş Gelmiş!

Ne zaman artık yazacak bir şey bulamıyorum desem, yeni bir şeyler çıkıyor muhakkak. Meğer anlatacak ne çok şey yaşamışız 2012 de, kim bilir daha neler yaşayacağız 2013 de.
He ne çıkarsa karşımıza, Allah hep hayırlısını nasip etsin inşallah.
Hepimize sevgi dolu, sağlık dolu, neşe dolu bir yıl diyorum. Huzurlu olsun günlerimiz, çocuklarımız sağlıklı olsun, yüzlerinden gülücükler, kafalarından hayalleri eksik olmasın. 
Bol bol müzik olsun hayatımızda, renk renk çiçekler. Resimlere bakalım. Yürüyüşler yapalım uzun uzun sevdiklerimizle. Yüreğimizde ne varsa istediğimiz, yapacak cesareti bulalım içimizde. Bizi huzursuz eden ne varsa, hayatımızdan çıkaracak gücü bulalım.
Yeni dostluklar kuralım. Göremediğimizde de sevgiyi bulalım, gördüklerimize yürekten sarılalım. Olur da üzülürsek de, hemen toparlanalım, güçlenelim, daha kuvvetli olsun ruhumuz. Bedenimize saygı gösterelim her zamankinden çok.
Yazalım, çizelim, gezelim. Yağmurda yürüyelim. Çocuklarımızla oyunlar oynayalım. Kuvvetimiz varken ağaçlara tırmanalım. Güneşin doğuşunu, batışını izleyelim. Her günümüze şükürederek uyanalım. Bir de birilerini çok çok mutlu edelim. Bir insanın hayatını değiştirelim.
Bu sene burada çok güzel insanlarla tanıştım. İnşallah seneye de dostluğumuz devam eder.

Ben oğlum ve arkadaşlarımızla geçireceğim bu geceyi. İnşallah keyifli, huzurlu geçer vaktimiz. Gitmeden önce dün bir şey öğrendim onu paylaşmak istiyorum:
Fark ettiniz mi, babalar oğullarının şövalye gibi hissetmelerini, kızlarının da prenses gibi hissetmelerini sağlıyorlar. Bu babaların çocukları büyünce kral ve kraliçe olurmuş. Babaları onlara böyle davranmayan çocuklarsa hep bir arayış içinde olurmuş. Bu yüzden babaların görevi çok zormuş onu bir daha anladım. 
Babalığı hakkıyla yapan tüm babalara, özellikle çok özel bir babaya, dualarımı yolluyorum. Yapmayanları ise Allah'a havale ediyorum!

Nice Mutlu Senelere, Yürek Dolusu Sevgilerimle Hepinize:





26 Aralık 2012 Çarşamba

Çocuk Zamanı

Adelina, a three-month-old baby Western Lowland gorilla, cuddles her mother Sekani at Little Rock Zoo in Arkansas
Kaynak
Çoğu arkadaşım şimdi şimdi çocuk beklemeye, planlamaya başladı. İlkokul arkadaşımın eşi hamile, üniversiteden yakın bir arkadaşım ise ancak gelecek sene planlıyor çocuğu. Yanılmıyorsam hem ilkokul, lise hem de üniversite arkadaşlarımın arasında en erken çocuğu olan haliyele çocuğu en büyük olan, en "deneyimli" benim. Dün aklıma düştü, düşündüm. Şimdi 20'li yaşların sonunda ve 30'lu yaşlarının başında olan arkadaşlarımda neredeyse hormonal bir çekim ile tetiklenen bir çocuk özlemi seziyorum. Bana dönüp "çok şanslısın, büyüttün sen" diyenler çok. Haklılar da. Ben 40'lı yaşlarımın başındayken, Allah izin verirse, oğlum üniversite de olacak. Bundandır zaten içimdeki çekişmeler, genç anne oldum ama daha yeni yeni aile hayatı, kariyer düzeni kuran arkadaşlarımın yanında ben kariyerimin 7. yılında işi bırakıp, kendi işimi kurma hayallerinin peşindeyim. Oğlum büyüyor, 2 sene sonra Allah izin verirse ergen olacak. Ona daha da iyi örnek olmam gerekecek. Tüm bunların yanında, yaşıtlarımın yeni anne-baba olma heyecanını onlar gibi yaşamadığımı düşünüyorum. Daha oturaklı sanki onların aile olma planları, bizimkisi biraz aceleci oldu. Bundandır ki, yeniden evlenmek nasip olursa muhakkak bir çocuk daha yapacağımı düşümmüştüm. Fakat zaman geçtikçe, hormonlarıma baskın çıkıyor düşüncelerim ve ürküyorum. İnsan elbette sever yavrusunu ama tek başına ebeveyn olmaktan mıdır ki; yeniden tüm büyüme sancılarını yaşayamayacağımı hissediyorum. Öte yandan, çocuk sahibi olmak isteyen arkadaşlarımı şiddetle cesaretlendiriyorum. Hatta ve hatta baskı kuruyorum, bir an önce yapın da seveyim diye!
Bazen düşünüyorum, bebeğim olmadan önce bir hazırlık sürecim olsaydı çok daha farklı büyütürmüydüm oğlumu diye. Eğer daha erken yaşta benim parçam olan korkularımın farkına varsaydım, eminimki bazı şeyler daha farklı olurdu ama çok fazla yansıtmadan... yok kendimi kandımayacağım! Tüm korkularımı 0-5 yaş arasında gayette yaşattım çocuğa ne yazık ki. Bu nedenle artık daha güçlü bir birey olmaya çalışıyorum. Yansıttıklarımın yanında insan bağımlılığı sıkıntımı oğluma yansıtmamayı başardım.
Şimdi ben küçükken babamın şiddeti ve baskısından bıkan annem sık sık evi terkedeceğini söyler, kapıyı çarpar çıkardı. Bende o evden gider gitmez dolabına koşardım, kıyafetleri duruyor mu bakardım. Kıyafetsiz nereye kadar gidebilirdi ki, elbet dönecekti ama hep "ya dönmezse" şüphesi vardı küçük aklımı yiyen. Dolabın içine girer ağlardım. Şimdi de sevdiğim biri gittiğinde aynı saçma travmayı yaşıyorum. Halbuki koca kadınım artık, şükürler olsun ki kendi ayaklarımın üzerinde durabiliyorum ama bu bilgi yeterli olmuyor, hafızamın derinliklerinden canavar gibi çıkıyor yanlızlık hatıraları!
Bu noktada ama iyi birşey de yaptım. Oğlumu kendime bağımlı yetiştirmedim, aman benden ayrılmasın diye kasmadım hatta özellikle benden ayrı zaman geçirsin diye isteyerek ve (işimden dolayı) istemeyerek fırsat yarattım. İhtiyaçları karşılansın, güven ve sevgi duysun; illa yanıma olmasına gerek yok her an düşüncesiyle hareket ettim. Her çocuk gibi istemediği ortamlarda beni yanında istiyor ama arkadaşında kalacaksın de, 100 günde bir kere "annem nerede" demez!  Bunun yanısıra bir işe kalkışamama, yapamayacağım diye korkması ise tamamen benim eserim ne yazık ki. Başarısız olacağım diye, yapabileceğim bir çok şeyi yapmadım. Al işte bu çocuk da aynı ben o konuda. 
Ama diğer yandan her şeyin mükemmel olmasını bekleseydim, çok geç kalabilirdim anne olmak için (babasıyla herşey kötüye gitmeye başlamış bende çocuk yapma fikrinden tamamen korkmuş olurdum). Aynı zamanda hayat daimi bir öğrenme süreci. Çocuğumla geçen zaman ise beni olabildiğimin en iyisi yapmakta çünkü bilinçli bir ebevyn olmaya çalışıyorum... sık sık... tamam, kabul ediyorum... zamanın çoğunda en azından! Bilinçli olacak kadar yorgun olmadığım zamanlarda en azından arkadaşlar, valla uğraşıyorum. Aslan gibi evlat geliyor korkmayın! 

25 Aralık 2012 Salı

Kış Ortası Bahar

Hava bahar öncesine döndü bir anda bizim buralarda. İçim karmakarışık. Gece titriyoruz evde, öğle vakti T-shirt ile otursam olur, o derece sıcak oluyor. Artık yoğunum demekten de yoruldum ama acayip yoğunum. Yıl sonu malum, stok, rapor, toplantılar... bir koşuşturmaca gidiyor! Ofis politikalarına karşı ayaklanmam işe yaramış sayılır. Biraz daha iyi ama yine egosu yüksek erkek iş arkadaşlarım onlara karşı "güler yüzlü" olmamı bekliyor, kendileri bir şey yapmasalar da. Asistanım beni ben de onu seviyorum. Yuvarlanıyoruz. Fakat, tüm bunlar bir kenara, kararım kesin. 2013 inşAllah burada son yılım olacak. Ben bu iş ortamında, çevreme faydalı olmadan daha fazla çalışamayacağım. Buradan gideceğim düşüncesi içimde çiçeklerin açmasına, kelebeklerin uçuşmasına yeterli oluyor. Korkularımı, maddi kaygılarımı bir kenara koyup; akılcı bir yaklaşımla kendi işimi kuracağım inşAllah. Zor olacak belki ilk başta çok zorlanacağız ama oğluma iyi bir örnek ve çevreme faydalı hizmetlerim olsun istiyorum. Yapmak istediklerim de belli; geriye patlamadan, kalp kırmadan, sabırla burada biraz daha çalışarak, eğitimlerimi tamamlamak kalıyor. Düşündüğümü yapamazsam da, iş arayacağım.
Bazen içim bir umutsuzluk kaplıyor. Ben haketmiyormuyum mutluluğu diyorum. Dua ediyorum Allah'a, istiyorum da istiyorum! Mutlu olmayı, faydalı olmayı, sağlıklı olmayı istiyorum da istiyorum.
Kadınlara el uzatayım istiyorum, annelere destek olayım, bebekleri kucaklayım istiyorum. Kış ortası bahar açmasına sebep olabileyim kadınların hayatında. Oğlum gurur duysun istiyorum benimle. 35 yaşına gelince, "annem çok güzel işler yaptı" desin istiyorum. Çok mu tuhaf? 

10 Aralık 2012 Pazartesi

Ağlamak Güzeldir

Canın acımıştır bir kere.
O kadar çok acımıştır ki, yeniden hayata tutunmak için, içini sertleştirmişsindir. Etrafına duvarlar örmüş, içeriden duvarlara sıva yapmış, mavi bir renge boyamış, üzerine bir de mutluluk tabloları çizmişsindir.
Sonra gün gelir bunalır, bir pencere açarsın ördüğün duvara. Temkinlisindir ama. Amacın birazcık nefes almaktır, sımsıkı kapattığın odanın birazcık, azıcık havalanmasıdır. Aslında ümidini de pek kaybetmemişsindir. İçten içe duvarları elindeki balyoz ile yıkacak bir yiğidin duasını edersin. İhtiyacım da yok dersin ama için çeker. Can bu neticede. Haksızlıkmış gibi gelir. Neden sen yalnız olmak zorunda olasın ki? Kötü bir insan değilsindir, hatta ve hatta iyi birisindir. Elinden gelenini vermişsindir, olmayanı da yoktan var etmişsindir.
Çok iyi biri olduğun için yapayalnız kaldığın söylenir çevrendekiler tarafından. Anlamsız gelir. "Fazla vericisin" der dostların.
"Kendini yeterince sevmiyorsun" denir, "bir dur da sadece kendinle ilgilen" denir. "Ama" dersin, "benim sevgim karşımdakinin içinden akar, akar da bana döner. Ben başkasına vermekten, sonsuz paylaşımdan mutluyum" dersin. Anlayamazsın. En sonda da anlayamadığın için de sana söylenenleri doğru beller, öyle yaşarsın.
Sonra gün gelir dolu dolu bir fırtına çıkar, pencerenden bir esinti beklerken güçlü bir rüzgar girer duvarlarla örülü odana ve kuvvetli rüzgar dağıtır tuğlaları tek tek.
Bir yandan etrafa dağılan parçaları hızlı hızlı toplarken, diğer yandan da şaşkınsındır. Çırılçıplak kalırsın bir anda. Önce duvarı tekrar örmeye çalışırsın ama parçalar o kadar uzaklara saçılmıştır ki panikle bırakırsın. Daha da kötüsünü yaparsın. Tam bu anda, kendini kapatmaya çalışırsın, örtünürsün ama seni örtecek olan eski giysilerin, eski alışkanlıklarındır.
Tekrarlarsın, korkularını yenilersin.
Bir daha yapmam dediğin her şeyi yeniden yaşatırsın içinde.
Sana öğretilmiş olandır bu davranışlar. Aslında "bu benim ama" dediğin her alışkanlık her bir davranış, daha önce ellerinden kayıp giden mutlulukları elinden tutma çabasından başka bir şey değildir. 
Çocukluğundur belki kurtarmak istediğin. Bugünün hataları ise annenin dün yapmadığın için kızdığı davranışlarındır.
Yeni savaşlara, eski taktiklerle girersin.
Yeni yolculuklara, eski korkularla.
Eğer karşındaki insan sabırlı ise, çözülürsün. Değilse, en başa dönersin.
Yine duvarlar örersin. Her bir tuğlayı ağlayarak dizersin etrafına. Gün geçtikçe daha da sağlam olur. Havasız kalmaya razı olursun.
Eğer yeterince cesursan eski korkulardan ders çıkarırsın, tekrarlamazsın.
Eğer Allah'a güvenirsen de, dua edersen, çok istersen aradığını sen bulmadan o seni bulur.
Umudunu yitiremezsin, çünkü yalnızlık Allah'a mahsustur, bunu da çok iyi bilirsin. "Sensiz içime sinmiyor" diyebilmek istersin. Ağlarsın ama, bilmelisin ki...



Her Şey Bir Kenara

Aslında çok utanıyorum. Derdim dert değil, Allah'a şükür. Buraya dertleniyormuşum, şikayet ediyormuşum gibi yazıyorum devamlı ama amacım bu değil.
Ben bizi çok zor şartlarda büyüyen, zor bir evliği sürdürmeye çalışan bir annenin evladıyım. Benim kendi evliliğim de zor oldu. Öncelikle insan olarak; sonra da bir kadın olarak zorlandım, gururum ve onurum zedelendi. Boşandıktan sonra baktım ki benim gibi, Allah hepsini korusun, benden çok daha zor durumda olan kadınlar var. Ben de oradaydım. Zorla istemediğim bir adam ile evlendirilmek üzereyken; baskıdan kurtulmak için çok küçük bir yaşta beni seven ve sevdiğim bir adam ile evlendim. Koca, kocalığını bilemedi, aldattı. Boşanmamak için elinden gelenini yaptı, çocuğumuzu benden almakla tehdit etti. Fiziksel taciz, duygusal tacizin yanında hiç bir şey değildi!
Tüm iş dertleri, günlük koşuşturmalar, kadın olup da hiç bir erkek kardeş deneyimi olmadan minimum travma ile bir erkek çocuğunu en iyi şekilde, gerçek bir erkek olarak yetiştirmeye çalışmak, para pul meseleleri, içimde bazen beni kaplayan eşsizlik ve yalnızlık, bazen tek başındalığın getirdiği huzur, aşk isteği, yazma isteği, paylaşma isteği, yemek yapmak, rapor yazmak, pencere, sifon tamir etmek.... her şey, hepsi bir kenara tek amacım benim gibi insanlara yalnız değiliz diyebilmek. Esas olan günlük koşuşturmacanın ötesinde bizi biz yapan, insan yapan özelliklerimizi tüm güçlü ve zayıf yönleri ile paylaşarak "hayatımda ben bunu yaşadım, benim deneyimim bu. Lütfen sizin başınıza gelirse, benim düştüğüm hatalara siz düşmeyin" diyebilmek. Önce insan olabilmek.
Sonra bir gün geliyor ki bir haber okuyorum.
Dünyam altüst oluyor. Kendimden utanıyorum. Nelerle uğraşıyorum diye düşünüyorum. Kadın olmanın zorluğu çarpıyor yüzüme. Tek başına bir kadın olmanın zorluğu! 
Sesim kısılıyor, içime konuşuyorum. Mal değiliz, eşya değiliz. Hele hele evlendik boşandık diye kullanılmış, son kullanma tarihi geçmiş malzeme hiç değiliz!
Ben iş yerinde erkek gibi davranarak baş ediyorum, aseksüel bir varlıkmışım gibi. Ruhumda yok zaten en büyük şansım da bu, dışarıda dişi olamıyorum. Evimde evliliğimde öyleydim ama sokakta hep erkek gibi oldum ama bana tek başıma nereye gidiyorsun, kiminle çıkıyorsun diyen insanlar, ah bu erkekler, kendileri cinsellikleri ve davranışları konusunda hassas olsalar anlayacağım örf, adet ve namusu! Beni tacizlere karşı korumayan hatta kendi uygunsuz davranan işverenlerime ve iş arkadaşlarıma karşı bir şekilde bir strateji geliştirdim. Peki bunu yapmak zorunda kalmak normal mi? Hangi din, ırk, kültür ve anlayışa sığar ki? Her şey bir kenara; ya bu ülkeyi kuran, Cumhuriyet ve bağımsızlık savaşı veren insanlar, bu ülkenin kadınlarının bu halde yaşadıklarını duysalar ne derlerdi acaba hiç düşündük mü?

Bir Haller Var Üzerimde

Yoktum gene, iş peşinde koştum, aş peşinde koştum. Bankalar gene bir güzel taciz etti beni yok meşe paketi, yok odun paketi diye diye hesaplarımı altüst ettiler sinirlerim bozuldu. İş için seyahate çıktım. Görmediğim yerleri gördüm. Kısmetimde, çok merak ettiğim, Paris'e sevgilimle değil patronumla gitmek varmış. Hoş, hiç romantik gelmedi bana şehir. Ağaç dibleri, su başları daha romantik bence. Doğa romantik. Ama gezdik. İçimde yalnız olacağım yere kaçtım, tek başıma keyfini çıkardım dolaştığımız 2 saatin. Oğlumu babasına bıraktım, stres oldum. Velet oraya gidince başka bir insan olarak dönüyor, düzen alt üst oluyor. 
Bu arada şirketteki meselelerini de tek tek halediyorum. Gittim konuştum, ofis politikalarına yeter dedim; mobbing yapılıyor durun artık dedim. Tabii kimse kaale almadı beni ama ben fena güçlü hissettim arkadaşlar. Yolunda gitmeyenin farkına varıp dur demek çok önemli bir şey. "Herkes kendi işine baksın kardeşim" dedim, dedim ama bir korktum sormayın. Bir oda dolusu erkek, bir de ben. Sesim titriyordu, alt dudağım da. Ama yetmişti artık. Gruplaşmalar, dedikodular, cinsel imalardan bıkmıştım. Bıkmak bir kenara kendime değer vermiyorum dedim. İş yapacağım diye çekmek zorunda değilim bu tantanaları dedim. Artık o kadar güçlüyüm ki, kovulursam bile umurumda değil. Ya bu iş düzgün yapılacak, yada ben kendi yoluma bakacağım. Biraz sıkışırız olan o olur daha önce yaşamadığım bir şey değil neticede. Allahın izniyle geçindiririm kendimi de oğlumu da! Kimseye muhtaç olmadım şu ana kadar, olmam da.
Çok uzun zaman oldu yazmayalı. İçimde patladı kelimeler, parmaklarımın ucuna kadar geldi düşüncelerim yazamadım. Huzursuzum aslında, yapmam gerekeni yapma zamanı geldi. Nicedir yazmak istiyorum. Kaç kere başladım. İçimde bir hikaye var büyüttüğüm yıllardır ama bir cesaret oturup da kağıda dökemedim. Hep bir bahane koyuyorum önüme. Vakitsizlikten dem vuruyor, imkansızlıktan bahane üretiyorum. Esas meseleyi görmezden geliyorum. Aslında hazır olmadığımı biliyorum çünkü yapamayacağım diye korkuyorum, elimi uzatıp bir kalemi tutmak için ne kadar cesur olmak gerekir ki halbuki değil mi? Vermezsin kimseye kardeşim okumazlar, utanca da gerek yok... oldu bitti!
Korkularımı bir kenara bırakıyorum şu an itibariyle sayın seyirciler. Korkularımla yüzleşmek mi? O da ne demek? Yok öyle bir şey diyorum ve yok ediyorum o duyguyu içimden. Yüzleşeceğim bir tek ben varım bende... heyt!
Bu arada Myles Kennedy geliyor Türkiye'ye. Kısmet olursa 2 Şubatta ben oradayım. Haydi beraber gidelim:-

 

21 Kasım 2012 Çarşamba

Mektup

Sevgili Oğlum,
Yazı Yazan Kadın 1934 - Pablo Picasso
Lütfen evden çıkmadan evvel ışıkları söndür, muslukları kontrol et. Para ağaçlarda çıkmıyor ve daha da önemlisi doğa'ya çok zararlı. Sağlığına dikkat et. Bedenin Allahın sana hediyesi, onu öyle kullan. Güzel beslen, bol su iç. Yatağını her sabah yap, elini yüzünü yıka, dişlerini fırçala, tırnaklarını kes. Sana aldığım kolonyayı her duştan sonra anlattığım gibi kullan. İkide bir aynada yüzünü inceleyip sakalının, bıyığının çıkıp çıkmadığını kontrol etmek isteğini anlıyorum ama rica ederim bana her seferinde sorma. Sen her "anne bıyığım çıktı mı" diye sorduğuna ben mini kalp krizi geçiriyorum evladım. Birincisi evet bıyığın var ama bu genetik; nen teyzenin dediği gibi kara insanız biz çocuğum! Sen bana bugün "Anne tıraştan sonra yüze sürülen sıvı, yüzü yakar mı" diye sorduğunda çok korktum! Neden sordun acaba diye düşünürken çizgi filmindeki Binbaşı Monogram'ın losyon sürdükten sonra aaarrraaaggghhhh diye bağırdığını söyleyince rahat nefes aldım. Çok hızlı büyüyorsun sanki, aptalca bir çaba ile çocukluğuna tutunmaya çalışıyorum. Bu arada nasıl mı biliyordum sorunun cevabını? Biliyordum işte. Okuyorum oğlum. Anlamaya çalışıyorum neler yaşadığını, yaşayacağını. Neler yaptığını biliyorum ve biliyor olacağım beyefendi!!!
Geleceğin için maddi olarak da hazırlanmaya çalışıyorum manevi olarak da. 
Biliyorum bazen eve suratım düşük, aklım dağınık, sinirli ve dargın geliyorum ama inan senden dolayı değil. İnsan yetişkin olunca çocukluğundaki gibi aklındaki bir şeyi unutup hemen başka bir şeye kolay kolay odaklanamıyor. Takıyoruz işte. Seni örnek almaya çalışıyorum, senin neşeni heyecanını her an hissetmeye çalışıyorum. Korkularını dinliyorum ama bazen olmuyor. İşlerim stresli. Stres: hani vardır ya sende de, ödevin bitmeyince yaşadığın huzursuzluk vardır ya, ya da evde bir şey kırılınca korku kaplar ya içini; bazen ben o duyguları çok yoğun ve çok uzun süreler yaşıyorum. Sağlığım bozuluyor. Gözüm seğiriyor, sonra başım ağrımaya başlıyor, en son boynum ve kolum tutuluyor. Merak edecek bir şey yok ama işte düşün, bu kadar yoğun etkisi olan bu stres denilen şey beni bazen çok mutsuz ediyor. Korkuyorum işte sana yeterince iyi bir gelecek sunamayacağım diye ama stresi kullanmayı da biliyorum, yönlendirmeyi. Zor oluyor bazen ama negatif enerjiyi pozitife çevirmeyi bilmek gerek... Hani o kendini çok kötü hissettiğin gün vardır ya. Bazen içimizi huzursuz eden şey bir şeylerin yanlış gittiğini, değişiklik yapmamız gerektiğini öğretir bize! Hayır efendim! Testlerden bahsetmiyorum, onlar yapılacak!
Resim yapmayı bırakma. Müzeleri sevmeyi de. Ünlü ressamların resimlerinin gerçeklerini görme şansın olursa, asla kaçırma. Deneyler de yap. Hani dünyanın en kötü kokusunu yapmıştın ya geçen yaz; ne kadar keyif almıştın unutma. Sadece... buzluğa koymak istersen bir dahaki sefere, beni uyar. Kuşların peşinde koş, kurbağları yakala ama hayvanlara zarar verme. Bir de unutma, eve giren böcekleri evden çıkarma görevi senin!
Geleceğin için çok ümitliyim. Çünkü sana güveniyorum. Ben seni oğlum olduğun için bir seviyorsam, olduğun kişi için on seviyorum. Senin gibi iyi yürekli, akıllı ve esprili bir insanla henüz tanışmadım. Gerçekten de özel bir insansın ve çok şanslıyım ki Allah bana seni tanımayı nasip etti. İnşallah bu temiz yürekliliğin, zekân ve hayata komik bakışını asla kaybetmezsin. Kendime de güveniyorum çünkü şartlar ne olursa olsun senin için hep en iyisini yapacağım ve Allah da yardım edecek, biliyorum.
Çok çalış ama dinlenmeyi, hayatın tadını çıkarmayı unutma. Hani o dağ'ı tırmandığımız gün vardı ya... Hayatta basit olandan zevk al. Kafan karıştığında doğa'ya çık. Bol bol müzik dinle, kitap oku, film izle, belgesel de. Harita incele. Ufkunu genişletir.
Hata yapmaktan çekinme. Rezil olurum korkusu ile de kendini sınırlama. Kimseyi üzme kırma. Söyleyeceğin güzel birşey yoksa, sus daha iyi ama dürüst ol. İyi bir dost gerçekleri söyler unutma! Arkadaşlıklarına sahip çık.
Zor günlerimiz oldu. Belki yine olacak ama asla vazgeçmek yok!
Dua etmeyi asla unutma. Ananeni sık sık ara. Seni çok seven teyzeleri de sık sık ara, evet özellikle seni ıslak, ıslak öpen Nen teyzen! Büyüklerini ziyaret et! İnsanlara yardım et. Senin çöp saydıkların bu dünyada yaşayan bir çok talihsiz için ganimet olabilir. Bilinçli tüket.
Dünyaya gönül gözünden bakmayı unutma.
Yine yazarım ben, sen de yaz.
Seni çok seven,
Annen
Not: Bu arada ödevin çok diye ev işinde seni rahat bırakıyorum. Paçayı sıyırdın sanma!

20 Kasım 2012 Salı

Bekar Anne ve Bekar Baba Olmanın Güzel Yanları

Tek başına çocuk yetiştirmenin artıları da var canım. Hep şikayet ediyorum, evet zor ama bir insanın başına gelebilecek en kötü şey değil. Kabul edelim ki problemli, sıkıntılı bir yaşamdansa insanın evladı olup da evliliğin problemleri ile uğraşmadığı zaman hayat çok güzel oluyor.
Yanlış anlaşılmasın aile olmayı çok seviyorum. Sadece anne, baba, çocuk değil; ananne, babaanne, dedeler, halalar, kuzenler, eniştenin ablası, teyzenin komşusunun neşeli kızı, yılda birkaç kere ziyarete gelen dayı ve süslü yenge, ailenin üstün zeka bilim adamı oğlu ile şımarık ama dünya tatlısı prenses kız kardeşi, yaramaz ikiz kardeşler ve yorgun ama güçlü anneleri, birbirine yıllardır bağlı, çok kavga eden ama birbirlerini çok seven neşeli büyük teyze ve enişteleri severim. İnsanların bir arada yaşamasını, beraber çocuk büyütmeleri bence çok güzel bir şey. İnsanın onu seven bir eşinin olması, ebedi bir dostu olması da süper ama işte olmayınca olmuyor.
Olmayınca ve çocuklu olunca; bekar anne, bekar baba olunca dünya çok daha korkutucu geliyor. Benim durumumda olup; bekar anne olup aileden uzakta olanlar olduğu gibi, özellikle bekar anne olunca, ailesinin yanına taşınmak zorunda kalan kadınlar var. Daha boşandıktan sonra çocuğu ile baba evine dönen bir baba duymadım. Vardır elbet.
Fakat şartlar ne olursa olsun hayat güzel tarafından bakılınca güzel. Ben de bekar anne olmanın güzel yanından bakmak istiyorum bugün çünkü pek pozitif günümdeyim ve ayrıca kendimi iş stresinden uzaklaştırmanın bir yolunun tüm ofis politikaları ve olayları ile neden uğraştığımı hatırlamak olduğunu düşünmekteyim. Bakalım yanılıyormuyum?
1. Çocuğun belirli rutin ve disiplin konuları ile ilgili çocuğunuzun önünden sizinle tartışacak kimse yoktur. Evet, diğer yandan bencil bir kişi ile karşı karşıyasınız sizin zar zor oturttuğunuz rutini bozacak bir eski eş vardır ama olsun. Neticede o çocuk size geri döner ve zaman için de anne düzeni, baba düzeni diye ayırt etmeyi bilir. Ha, çocuk cin ise, ki bir çoğu öyle ve "ama babam gece yarısı korku sinemasını izlemeye izin veriyor" yada "annem istediğim pembe elbiseli bimilyonuncu barbie'yi almıştı amaaaa" diyen şirinlik ile şımarıklığı mükemmel harmanlayan manipülasyon ustası; siz daha  güçlü bir ebeveyn olmayı öğreniyorsunuz. Keza çocuğun aklını çelecek her zaman birileri olacak hayatında: bir şey olmaz diye bol bol şeker veren dede, siz hayır demenize rağmen almadığınız oyuncağı çocuğa alan teyze, "okuldan kaçalım bu ders" diyen arkadaşı, "bir kere denesen ne olacak ki" diyen haytalar...liste uzadıkça uzar. Çocuk, kim olursa olsun karşısındaki; doğru ve yanlışı ayırt etmeyi öğrenmeli, kendini savunabilmelidir. Tabii bunun için yasakladığınız şeyleri, oturtmak istediğiniz alışkanlıkların sebebini anlatmakta fayda var.
2. Eğer çocuğa boşanma olayı veya allah korusun, ölüm olayı, düzgün bir biçimde anlatılırsa kayıpların hayatın bir parçası olduğunu öğrenir ve hem sizi iyi bir model olarak güçlü olmayı kılar hem de kendi de güçlü olmayı öğrenir. Önemli olan ebeveyn olarak kaybı anlamak, kabullenmek ve ne olursa olsun hayata devam etmektir. Çocuğunuz var, vazgeçemezsiniz. Çocuk var, hayat devam etmek zorunda. Kocanız veya karınız sizi terk etti diye günlerce o yorganın altında, kafanızı gömüp yatamazsınız. Günlerce sağlıksız gıdalarla beslenemezsiniz. Üzüntünüzü unutmak için kendinizi içkiye veremezsiniz. Çevrenizdeki insanların "ah, vah" söylemlerine kulak veremezsiniz. İnsanların abuk subuk yorumlarından çocuğunuzu korumak zorundasınızdır. Zordur çok zordur ama ayağa kalkıp, silkinip, evladınızın elinden tutup yol alma zamanıdır. Siz ne kadar güçlü ve sağlıklı olursanız, çocuğunuzun psikolojisi ve sağlığı o kadar iyi olur. Siz evladınıza bunu borçlusunuz, o da size.
3. Tatlı günlük rutinleriniz olur. Ben her sabah oğlum daha uyurken kalkıp ona ve kendime beslenme kutusu hazırlıyorum. Sağlıklı gıdalar alıyorum. Yemek işini taze olması için akşamdan haletmiyorum. Duşumu alıyorum, oğlumun yanına sokulup onu uyandırıyorum. O kalkarken ben ayakkabılarımı ayağıma geçiriyorum. Ben işe giderken o mutfak penceresinden bana el sallıyor. Eve geldiğimde, o okuldan eve dönmüş oluyor. Her gün aynı şey: Kapıyı çalarım, o "kim o" der, ben "benim" derim, o da "sen kimsin" der kıkırdar. Ben de elim kolum dolu "oğlum benim aç kapıyı yaw" derim, bu da kıkırdayarak kapıyı açar. O ödevi yaparken ben yemek yaparım, spor ayakkabılarımı geçirir koşmak için kapıdan çıkarken bu ayağıma yapışır gelmek ister, önce hayır derim sonra bu beni ikna eder, ben koşarken basket sahasında sayar "biiiiiirrrrr, kiiiii, anne çok yavaşsın....bende senle koşuyorummmm" der (ayağında terlikleri) sonra ben ödevi çok, oyalanmasın diye koşumu bitirmeden eve girerim. Yemek yer, ödev biter, dişler fırçalanır, yatar, ben ışıkları söndürür, üstünü örter, iki sıkıştırır, mıncıklarım, öperim, uyumasını söylerim, o uyumaz, konuştukça konuşur taa ki "haydiiii yarın okul var" diyip kapıyı kapatıncaya kadar. Bu rutinimiz bize güven veriyor. Babası varken evde bu rutinlerimiz böyle değildi, başka şeyler vardı her şey elbette ki hep kötü değildi ama böyle değildi. Araya eşin istekleri giriyor, gereksiz bulduğu şeyler oluyor "şımartıyorsun sen bu çocuğu" diyebiliyor gerginlik oluyor. Olmayadabilir ama oladabiliyor.
4. Çocuk yattıktan sonra veya evde yokken, ayaklarınızı uzatıp sessizliğin tadını çıkarabiliyorsunuz. Gerçi bu çok uzun sürmüyor, özlem basıyor, bazen de hüzün. Bir yalnızlık kaplayabiliyor içinizi ama güçlü olmayı öğrendiniz ya; kendinize değer vermeyi, tanrının, evrenin sizin için daha güzel bir planı olduğu düşüncesi doğuyor ve düşe kalka düşe kalka yalnız kalmayı da öğreniyorsunuz. Hiç korkmadınız belki yalnızlıktan ama üzülmemeyi bilememiştiniz bu ana kadar. Artık bunu da biliyorsunuz. Her şey düzelecek, düzelmese de evladınız gelecek ve yine bir koşuşturma başlayacak. Belki de tekrardan seveceksiniz, yine bir eşiniz olacak ve bu sessiz anları yaratmak için vakit bulamayacaksınız. Belki olmayacak ve hobi edineceksiniz. En iyisi tadını çıkarmak. Ailenizin yanına gittiğinizde, onlarla yaşadığınızda; onların eleştirel bakışları, sözler olmadığında çocuğunuz ile ilgilenen onu sizin gibi candan seven dede, babaanne, ananeler için şükran duyacaksınız. Gün gelecek "iyi ki varlar; çocuğuma, bana sahip çıkıyorlar" diyebileceksiniz çünkü çocuğunuzun onları ne kadar çok sevdiğini göreceksiniz ve onun adına mutlu olacaksınız. Eğer aileniz sizi çok rahatsız ediyorsa, eleştirileri kırıcı oluyor ise, değiştireceksiniz. Durumu düzeltmeye çalışacaksınız. Yeterince çok isterseniz, hayırlı ise, düzelecektir. Her şey güzel olacaktır. Olmuyorsa da, zamanı vardır. Vazgeçmemeyi öğreneceksiniz.
5. Aile bütçesi kısıtlı da olsa, yönetmeyi öğreniyorsunuz. Kimseye bağlı olmamayı öğreniyorsunuz çünkü söylenen çocuk yardımları gelmeyecek, gelse de aksayacak, düzenli gelse de taraflardan biri çocuk için harcanılan parayı bir noktada gereksiz bulacak: "ne gerek var dersane'ye okulda öğrensin" "vardı 3 tane montu zaten, ayakkabısı küçülmüştü ondan alsaydın ya". Gelen ekstra harçlıkları çocuğunuzun daha iyi değerlendirmesi için ona yardımcı olacaksınız yada fatura yatırmak için kullanıp, çocuğu kandıracaksınız ki bu çok ayıp bir şey çok; ama ne yapalım zor şartlar zor çözümler gerektirir.
6. Aileden olmayan yakınlarınız, can dostlarınız ile destek ağı yaratabiliyorsunuz. Çocuğunuzun teyzeleri, amcaları çoğalıyor. Gerçek dostlarınız en uyuz halinizde bile sizi dinliyor, "iyi gidiyorsun" diye teşvik ediyor. Sizin tarafınızı tutuyor, sizi rahatlatıyor. Hatalı olduğunuz yerlerde sizi uyarıyor. Yardıma ihtiyacınız olduğu için yardım eli uzatıyor, fedakarlıklarda bulunuyor. Çocuğunuzun güvenliğini düşünecek, asla yanlız hissetmemeniz için hep yanınızda oluyorlar. Çocuğunuzun başka bir yerde kaldığı gecelerde yanlız kalmamanız için sizi evlerine davet edip, meşgul edecekler.
7. Vaktinde uyuyup uyanıyor, sağlıklı besleniyor, çok çalışıyor, daha sağlam bir gelecek yaratmaya çabalıyorsunuz. Birileri ile (anne, baba) yaşıyor olsanız da, her sabah vaktinde çocuğunuz için uyanıyorsunuz. Çocuk ile tek başınıza yaşıyorsanız, çocuğunuzun kahvaltısını hazırlayacak tek kişi sizsiniz. Düzenli olmayı öğreniyorsunuz. Sırtınızı yaslayacak kimsenin olmaması, size ayaklarınızın üstünde durabilmek için gerekli tüm gücü aslında içinizde var olduğunu kanıtlayacak. Paranız az da olsa, yaşam koşullarınız istediğiniz gibi olmasa bile durumu düzeltmek için her zaman şansınız olacağını öğreneceksiniz, şansınız yoksa yaratacaksınız çünkü evladınızın sağlıklı gelişimi buna bağlı. Okuyup, araştırıp, öğreneceksiniz.
8. Hasta olduğunuzda, iyileşmek için en hızlı yolu buluyorsunuz.
9. Çocuk ile tek başınıza seyahat etmeyi öğreniyorsunuz. Oyalama, meşgul etme konusunda ustalaşıyorsunuz.
10. "Zombiler nasıl ölür?", "Bebeğime pırıltılı sarı elbise mi giydirsem, pembe mi?", "En uzun dinozor hangisi?", "sümük neyden yapılır?" gibi taramalı tüfek hızında art arda gelen ve başı sonu belli olmayan sorulara "bilmem babana/annene sor" diyemeyeceğiniz için manyak bir genel kültürünüz oluyor. Kabul, garip bir genel kültür anlayışı ama yine de genel kültür.
11. Sabır, çok çok sabırlı oluyorsunuz. Hassas olmayı öğreniyorsunuz. Çocuğunuzun duygularını dinlemeyi, denetlemeyi daha hızlı öğreniyorsunuz. Sabırlı olamadığınız zamanlarda da sinir krizi geçirip belli etmemeyi öğreniyorsunuz. Ustalaşıyorsunuz. 
ve en önemlisi
12. Sizi candan üzen, terk eden, hayatınızı kaplayıp sonra yok olan insanı affetmeyi, onun hakkında kötü düşünmemeyi, konuşmamayı öğreniyorsunuz çünkü sizin için ne olursa olsun o kişi çocuğunuzun annesi/babasıdır ve her şey bir kenara, çocuğunuzun duygularına saygı göstermeniz gerektiğini bilirsiniz.
İlk tercihimiz illaki aile olmaktır ama hayat şartları buna izin vermemişse ne yapalım. Kolay değil hiç kolay değil ama imkansız da değil, daha ne sıkıntılar var! Amerikalıların dediği gibi; hayat size limon veriyorsa, limonata yapın.
Hah şimdi canım naneli limonata çekti! Rejimdeyim ya! Dünya anne, dünya göbekli anne. Bereket sembolü benim göbeğim bereket! Hıh!

Ne zaman canım sıkılsa, bu şarkı beni mutlu eder. Haydi dans edin, çocuklarınız sizi mutlu, şapşal ve güçlü görsün:


19 Kasım 2012 Pazartesi

Ofis Politikaları ve Bir Bekar Anne'nin Mücadelesi

Şu anda acayip derecede sinirliyim. Nedeni ise iş yerindeki erkek milletinden ciddi anlamda bıkmış olmam. Öncelikle biraz ortamımı anlatayım. Toplamda 36 kişinin çalıştığı firma da ben, sekreterimiz, asistanım, yemek yapan abla ve çoğunluğun kapsamadığı satış grubunda bulunan ve pek ofisin genel işleri ile ilgili olmayan bir kadın satış sorumlusu var.
Satış sorumlusu abla her ne yaptıysam bana karşı hep bir garip. Yurtdışı seyahatlarımı garip buluyor (işim gereği gidiyorum), gelip gittiğinde ne bir selam ne de bir sabahı var. Kadınla ne bir tartışmam oldu ne de başka bir durum, bir anda kesti selamı sabahı. Benim de oldum, olası en kızdığım şey! Selam vermemek, selama cevap alamamak benim en inatçı damarımı attırır. 
Diğer hatunlarla bir problemin yok, hepsi can, canan. 
Gelgelelim erkek milletine. 
Şimdi ben boşandıktan sonra, bir iki tanesinin eşi beni arayıp rahatsız etmişti. Bir tanesi, ki kız doğum'a girdiğinde ben hastanede bütün gece beklemiştim, beni boşanmamı takip eden bir-iki hafta sonra rüyasında gördüğünü benim rüyasında "kötü yola düştüğümü" söylemişti (tesadüf olamaz değil mi?). Hal böyle olunca ben kırılmış, kızmış ve iş arkadaşım olan eşi ile arama mesafe koymuştum. Tek niyetim evde tatsızlık çıkmamasıydı. Daha sonra da bu adam ve bir iki tanesini uygunsuz bir kaç davranışını duymuş; bu da benim için son damla olmuş ilişkimi profesyonel gereksinim haricinde iyice kesmiştim. Amaaa, bunlar satış ve pazarlama ekibi olarak alışmışlar müşterinin gönüllerini hoş tutarak iş yapmayı; kendi gönüllerini de hoş tutulmasını istiyorlar. Ben de yapmayınca, benden kötüsü yok!
Geçen gün bir konu ile ilgili şirket geneline bir mail yolladım, patron geldi bana "şimdi seni kaale almazlar; benim mailimden yollasaydık" dedi. Sinirlendim. Ne demek kaale almazlar ya! Meğerse haklıymış; gitmişler bir güzel neden göndermişim, ben kimmişim de yollamışım diye dedikodu yapmışlar. Hele bu eşi beni arayan kişi de çıbanın başı! Milleti gaza getirip, getirip kendi egosunu tatmin ediyor. Keyiflerini yapmıyorum diye eziyorlar, patron da ey kafanı önüne diyor resmen. Bu insanlarla benzer sıkıntıları paylaşan ve benimle merkezden çalışan erkek arkadaşa da kimse böyle davranmıyor, patron ondan ekstra toleranslı davranmasını beklemiyor. O kızsa da, ilişkisini kesse de kimse ona naz yapamıyor! Patronun dediğine göre ben ablaları gibiymişim, sonrada kendimi geri çekmişim şaşırmışlar. "Sen alıştırdın bunları iyiliğine" diyor! Nasıl ama? Valla ağızıma, aklıma yazacak çok şey geliyor da terbiyem müsait değil buraya yazmaya!
Cumartesi günü egoları şişkin bu insanlar şirket merkezini doluşuyor, konuşacağım. Artık tutamayacağım kendimi. Erkeklikse mesele erkek olsunlar, mert olsunlar. Adam gibi selam sabah versinler. Sonra da patron'a vereceğim ültimatom. Ya arkamda duracak, yada kovacak beni. Her halükarda durup bir şeylerin değişmesini beklemekten bıktım. Aman o incinmesin, bu kırılasın diye kendimi de paralayamam.
Şimdilik planım bu! Belki bu durumda, çocuğumu düşünüp, masrafı, geliri, gideri düşünüp susmam gerek ama bıktım artık! Onlar da zaten elim mahkum, bekar anneyim, tek başıma çocuk bakıyorum diye böyle davranıyorlar bana onu da bal gibi biliyorum ama artık yetti ofis politikaları bunların!

15 Kasım 2012 Perşembe

Gelecek Güvencesi

Dün akşam bulaşıkları yerleştirirken IKEA'dan severek aldığım 1 TL'lik bardağın kırıldığını gördüm. Geçen hafta da tanesi 2 TL'den aldığımız evdeki tüm tabak popülasyonunu karşılayan 6 fıstık yeşili tabaklardan biri kırıldı. Toplasak toplasak, 5 TL'yi geçmeyecek olan bu zayiata karşı verdiğim tepki ise en acınacak sesimle "ooowww hayırrrr, hayırrr yaaa...OF YA, ama neden şimdi yaaaaaa" diye haykırarak kendimi mutfak zeminine atmaktı. İçeriden oğlumun sesi gelirken ben "neden şimdi ya param da yoktu, offf OFFF" diye söyleniyordum şuursuzca. Önce "Sus Mina abartma" dedi içimdeki mantıklı ben ama duygusal ben çırpınıyordu ve devam etti söylenmeye. Gözümden yaş gelirken oğlum yanıma geldi ve (gerçekten merak ettim ne tepki vereceğini) "Anne benden alabilirsin para bak kumbaram" dedi. "Oğlum sağol ben halederim sadece o bardağı çok seviyordum (!)" dedim. "Yok anne al ama hepsini alma" dedi. Mevcut olan ve bankaya yatırmak için aldığım ama babasının boşanırken aldığı arabanın tamiratı için kullanılmak sureti ile bitirdiğim bayram harçlıklarını düşününce içim acıya acıya teşekkür ettim ve tekar "çok tatlısın, çok sağol ama inan ihtiyacımız yok ona" dedim. Dağılmış ve sanat köşesi adını verdiğim, kalem, kağıt, oyun hamuru ve (özellikle onun alanı olduğu için toplaması ve temizlemesi için ona sorumluluk verdiğim için kesinlikle dokunmadığım) toz ile dolu rafını göstererek "tamam lazım olursa buraya koyuyorum" dedi.
Ulan kadın...bir bardak bir tabak, ne gerek vardı travma yaratmaya değil mi? Ama yok. Eve geldiğimde şofbenin akan su borusu ve evvelki gün eski koca ile yaşadığım konuşma sonunda bardak son damlaydı!
Aradım şimdi ben bunu. Ay sonu yine yurt dışına gideceğim iş için. Oğluma bakıp bakamayacağını, aksi taktirde alternatif bir şeyler bulmam gerektiğini söyledim. Bakabileceğini söyledi ve bir şekilde konuşma şöyle gelişti:-
Eski Koca: Eeeee daha daha nasılsın?
Ben: İyiyim, çalışıyorum.
Eski Koca: Başka neler yapıyorsun?
Ben: Hiç, oğlumla vakit geçiriyorum onun haricinde ev iş.
(Hala daha sakin ve normalim keza son konuşalı 1 hafta olmuş, sinirli değilim. Afettim, evrene saldım onu. Allah'a havale ettim...evren mi? Aaaa...bak evren bile geri püskürttü)
Eski Koca: Eeee var mı hayatında biri?
Kaynak
Ben: Aaaa evet hatta kocam var evde. Oğlumla beraber çıktık aradık bulduk senden habersiz evlendim eve yerleştik.
Eski Koca: Meh meh meh ha ha ha!
Ben: Tövbeeee tövbeeee.
Eski Koca: Bende geleceğimi planlıyorum. Bankalar rahat bırakmadı. Emeklilik sigortası yaptırdım.
Ben: Hayırlı olsun.
Eski Koca: Evet ayda 100 TL ödüyorum.
Ben: 100 mü? 100 ha...eh iyimiş!
Eski Koca: Evet, geleceğimle ilgili tek yatırımım bu.
Ben: (Dişlerimi sıka sıka) Tamam hadi işim var! İyi günler.
İnanamadım. Çocuğa maddi bir yardımda bulunmadığı gibi, manevi bir destek sağlamayan bu adam birde geçen ay param yok diye bana dakikalarca ağladı bende destek çıktım, sonuçta oğluma bakacaktı ve böyle bir durumda eksiklikleri olsun istemedim. Bendeki mi geri zekalılık, ana yüreğim elverdi bir de ne de olsa baba, sürünmesin dedim ama işte, sonuç aynı!
İnsan önce evladının geleceğini güvenceye almaz mı? Alamayabiliyormuş demek ki. Sanırım bir de evin bölüşülmesi ile alakalı kafama taş geldi ama hiç oralı olmadım. Benim değil oğlumun yatırımı o. Zor olsa da, kıpırdamayacağım kardeşim! Madem o düşünmüyor oğlumuzun geleceğini, ben ikimizin yerine güvenceye alacaksam, kıpırdamayacağım! Tabii bu gelişmeler ışığında işimi yeniden sevmem ve dişimi sıkmam gerekecek. 100 Tl'lik emeklilik sigortasına karşılık 100 TL servis ücreti ödenebilirdi mesela! Ama neyse... ben halederim.
Oğlum bana dün gece "Dünya Anne" adını taktı. Her şeyi yapabildiğim için ben dünya anneymişim. Çok gururlandım derken sırıtarak "göbeğin de dünya gibi" diyerek beni kah güldürdü, kah yediğim kekler hakkında düşündürdü! Bu eşşekler bayılıyor ne kadar yaşlılık ve şişkoluk alameti varsa görmeye, göstermeye.
Bu arada...evdeki tabak sayısı 6'lı setten 5 tek'e düştüğü için artık üzülmüyorum. 6'lı bardak seti de 5'e düştü, denge sağlandı.... ommmmmmm :)

8 Kasım 2012 Perşembe

Genel Geçer Konular

Son zamanlar sık sık aklımda yazmak. Elime alıyorum bilgisayarı, "hadi yaz" diyorum kendime ama yazacak çok da bir şey gelmiyor aklıma. İşlerin yoğunluğunun da alakası var bu durumla. Tam sezon ve aynı zamanda yıl sonu, gelecek yılın planlaması, bütçe v.s. v.s. Spora başlayayım dedim, üyeliğimi güncelledim ama 4. sınıfa giden her devlet okulu öğrencisi gibi benim oğlum da okula öğlen başlıyor. İkimizin eve varışı neredeyse aynı saate denk geliyor ve bu yüzden onu evde, karanlıkta, tek başına bekletip kendim spora gitmek istemiyorum. İçime sinmiyor ama ben de yakında içime sığamayacağım o ayrı. Oğlumun ergenlik-öncesi semptomları da şu aralar kontrol altında. Bir tek benimle yeterince vakit geçiremediğini söylüyor. Vakit yok dediği de ödevler biter bitmez yatmak zorunda ve bu durumdan hiç mi hiç hoşlanmıyor yoksa babası artık onu almayı iyice kesti ve bu yüzden hafta sonları da bende (mesela geçen hafta sonu dağ tırmandık, ondan önce sinemaya gittik). Eskiden zorlardım alsın diye ama artık zorlamıyorum. Koca adama bu saatten sonra babalığı ben öğretecek değilim. Çok meşgul olduğunu söylüyor, almayayım günahını ama bence kimse oğlu ile haftada 1 gününü geçiremeyecek kadar yoğun değildir. Bırakın aynı şehiri, aynı mahalledeyiz üstelik (ve kuşların söylediği kadarıyla, gece gezmelerine filan gidecek zamanı ve parası da var). Ben de kışın yaklaşmave düzenimizin oturması ile çok ev kuşu oldum. Eskiden devamlı görüştüğüm biri varken çıkıyordum dışarı ama iyi ki devam etmedi o ilişki, hiç bana göre değilmiş. Evde olmanın verdiği huzur, keyif başka birşey de yok. Devamlı parti modu çok sahte bir hayat! Doğum gününü takip eden tek bir akşam gezmesi maceram haricinde aylardır çıkmıyorum ve bu durumdan çok memnunum. Hem param bana kalıyor hemde sokakta rezil olmuyorum (buna bir hayli meyilliyim - sık sık sokak kenarında oturup ağlıyorum, travmalarım geçmemiş demek ki). 1 tane kısa süreli bir ilişki dışında sözde "aşk" hayatımda da gelişme yok. Benim gibi bekar annelerin zaten kendisine uygun birileri ile tanışma şansı da çok az. Ne kadar iyi bir insan olursa olsun, insanın karşısındaki baba olmamış ise çocuklu hayatı hiç mi hiç anlamıyor. Hızlı bir romantik süreç yaşıyor, karşısındakiyle bir nevi anne-oğul güveni ile olgun kadın çekiciliği kapsamında ilişki yaşıyor kendince ama iş ciddiye binince; "hayır gelemem çünkü oğlumun yarın okulu var" veya "şehir dışına gidemem oğlumu bırakacak yerim yok" hatta en bombası "tabii ki de bizde kalamazsın, oğlumun da evi o - olmaz!" noktasına gelince, erkek milleti sessizce uzaklaşıyor. Bir de ukala tipler var. En son bir tane esnaf/manken-model bir çocuk takıldı bana. İş sebebiyle tanıştık, telefonum o sebepten vardı. Bin ısrar etti. Neymiş efendim; ben çok mutsuz görünüyormuşum da bana arkadaşlık edip beni neşelendirmek istermiş. Hayatımın en mutlu günlerimi yaşadığım gerçeği bir kenara nereden bu özgüveni buluyor anlamıyorum. Bana modellik yaptığını söyledi. Sanırım görüştüğü bir çok kız gibi dizlerimi titretmeyi bekliyordu. Allahı var, güzel çocuk da...ben uzaktan geri zekalıya mı benziyorum abi??? Bir türlü buluşmadık. Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine ("buluş, bu iş olmaz de yoksa adam başına bela olur" dedi) kahve içmeye tamam dedim ama denk gelmedi. Geçenlerde iş için aradı yine buluşmayı teklif etti; yoğun olduğumu, müsait olmadığımı açıkladım bana "ben biliyorum kocandan neden boşandığını, adama da böyle davrandıysan kaçmakta haklı" dedi geri zekalı herif. Hayır, terslemeyince, kibarlık yapınca anlamıyor öküzler...iyilikten anlamıyorlar! Telefonu kapattım, bir daha da cevap vermeyeceğim ama bu nasıl bir düşünce biçimi. Birincisi, sen kimsin kardeşim. İkincisi, sen bir kahve içimlik buluşmayı nasıl bir evliliğe benzetirsin. Üçüncü ve en önemlisi, dünyanın tek kralı sen misin...ya git allah aşkına modelliğinle mankenliğinle her neyse mutlu ol! En sonuncusu da yakın bir arkadaşımın bana ayarladım dediği ama henüz gerçekleşmeyen "tam sana göre, çok güler yüzlü biri" dediği boşanmış baba buluşması. Bilemiyorum, eğer canım pijamalarımı terk edip, saçımı taramak ve ruj sürmek isterse giderim. Bakalım baba olunca adamdaki öküzlük kat sayısında artma veya azalma oluyor mu!
Şimdilik böyle iyiyim. Sonsuza kadar böyle mutlu olur muyum bilmiyorum, aile olmayı çok seviyorum çünkü ama şimdilik pijama, film, kitap, arkadaşlarımla akşam yemekleri, komşularımın gece gece bana gelip pasta getirmeleri, mangal partileri ve en önemlisi çocuklarımla (oğlum ve kankası) çok mutluyum. Buna uymak isteyen olursa, her seferinde saçımı tarayıp ruj sürmemi beklemezse, yol ortasında ağlamamı aldırış etmezse süper olur. Olmazsa da olur!
Bu da konuyla alakalı...çok severim bu şarkıyı (ne yapayım canım...ruhum romantik):



30 Ekim 2012 Salı

Nice Bayramlara

Allah çocuklarımızın yüreğinden maneviyatı, iyiliği, sevgiyi; aklından yurdunu, milletini, memleketini, bağımsızlığı, birliği, beraberliği ve aidiyet duygusunu eksik etmesin, hep özgür topraklarda, bilimle, ilimle yaşamak nasip etsin. Bolluk, bereket bilsin çocuklarımız. Paylaşmayı, yardımı sevsinler. Kültürlerine, tarihlerine sahip çıksınlar. Yeniyi yaratırken, eskiyi unutmasınlar. Allah cehaletten, manipülasyondan, art niyetten, yalandan korusun. Hep iyi insanlarla karşılaştırsın.

Kurban Bayramınız 
ve
Cumhuriyet Bayramınız 
Kutlu Olsun

 
 

22 Ekim 2012 Pazartesi

Büyüyorum Anne!!!

Daha dün; çocuklarımızdaki değişimleri aylar itibariyle takip ediyorduk. 4-5 ayda katı mama, 8. ayda kendi başına oturdu, 15. ayda yürüdü derken değişim süreleri kreşteyken kısaldı. Her hafta yeni bir şey öğrendiler; renkler, şekiller, kendi başına yemek yemek derken okula geldiler. Bu sefer günlük olarak değişmeye başladı her şey. 1. gün sınıfa, 2. gün kantine, 3. gün sınıf arkadaşlarına, okul bahçesi, teneffüs, zil, doğal sayılar, "lale, ela, el ele" derken değişimler saatlere döküldü.
4. sınıfa giden, 9.5 yaşındaki oğlum an itibariyle ergenliğe adım attı.
Aslında sinyallerini veriyormuş 1 aydır filan. Mis gibi bebek kokusu gitti, yerini ekşi bir koku aldı. Herhalde yazdandır, sıcaktandır diye birey demedim her gün banyo yapması için zorladım. Bu yaz çok hızlı uzadı, çok hızlı kilo da aldı. Biraz huysuzlaşmaya başladı. O bildiğimiz 2 yaş sendromu ufak ufak geri geldi. Daha başka davranış değişiklikleri de oldu: baş kaldırmak, odasının kapısını arkasından kapatmak, ev dışı ortamlarda bana mesafeli davranması, kesinlikle, asla ve kati olarak benim onu yıkamamı izin vermemek (gerekiyor detaylı temizlik, kese/babasına kaç kere rica ettm hamama götür diye olmadı) v.s. Sonra cumartesi günü ben iş yerindeyken başım ağrıyor diye beni aradı bu tip! Bende hastayım zaten, herhalde ona da bulaştı diye eve gittim. Fiziksel olarak bir şeyi yoktu hatta TV izliyordu (keza başı ağrıdığı için ödevden izin istemişti). Yemek yedi, markete vs gittik sonra eve geldiğimde acayip canı sıkkındı çocuğun. Bende her günün mutlu bir gün olamayabileceğini, bazen insanın kendisini kötü hissedebileceğini, bunun sebebinin yorgunluk, hastalık veya henüz anlamadığı ve canını sıkan bir olayı olabileceğini söyledim. Bir kaç kere "kendimi çok kötü hissediyorum, bugün en kötü güüüüünnn" diye ağlayarak yanıma geldi. 3 yaşındayken düşürdüğü dondurmasına, ıslanan kağıt helvaya üzüldü "ben küçükken çok mu yemek döktüm anne?" diye sordu hıçkırıklar arasında. Çok garip davranıyordu. Daha önce ölen balığı, kaplumbağası, babasının bakamıyoruz diye bahçeli bir eve verdiği köpeğe vs ağlamıştı ve bende hastalığın da verdiği dalgınlıkla bu krizi de ona benzettim. Rahatlasın diye ödevini ertesi gün'e bırakabileceğini söyledim, rahatlaması (ve evet koktuğu için) banyoya yolladım, neşelenmesi için yıl başı ışıklarını çıkardım, perdeye astım, mum ve tütsü yakarak en sevdiği programı açtım TV de. Gece de benim yatağımda yatmasına izin verdim (hasta olmama ve boynum tutuk olmasına rağmen). Ertesi sabah daha neşeli uyandı, kahvaltı yaptık, ödevini yaptı, arkadaşına götürdüm. Arkadaşının annesi kendi oğlunun bir iki kere benzer duygusal anlar yaşadığını anlattı. Normaldir herhalde diye düşündüm geçiştirdim. Eve dönerken çok mutluydu ve bana "dün en kötü gündü, bugün çok mutlu bir gündü Anne, teşekkür ederim" dedi. Bir sürü konudan muhabbet ettik, yemek yedik. Sonra yatma saati geldi çattı. Yine yanımda uyumak istedi. Bende bir önceki gece tekmelendiğim ve boyun ağrım devam ettiği için hayır dedim ama sonra dayanamadım kabul ettim. Biraz zaman geçtikten sonra, kalktı geldi ve süper dramatik bir ses ile "Anne ben yatağını yaptım, kendi yatağıma gidiyorum" dedi. Nedenini sorduğumda "düşündüm de senin boynun ağırıyor, en iyisi ben yatağıma yatayım" dedi. Ya...resmen eridim düşünceli davranışının karşısında; "oğlum saçmalama, yat hadi ben iyiyim ve ayrıca ben de seninle uyuyayım diye geliyordum" dedim bunu yatağa götürdüm. Yatar yatmaz bu yine başladı mızıklanmaya. Dediğine göre biz çok kavga ediyormuşuz, bu durum onu çok üzüyormuş. Ya vallahi öyle bir şey yok. Olsa yazarım. Anormal bir tartışmamız yok hatta düşündüm sonra, kaç gündür çok sakindim. KAVGA dediği evvelki gün olmayacak birşeye tutturmuş da tutturmuş benim de sabrım taşmış biraz bağırmıştım. Ama travma yaratacak bir şey değildi. Yine düşündüm, sabah düşündüm....çok uzun zamandır (en son Nen ile uzun uzun konu ile ilgili konuştuktan sonra) ekstra dikkat ediyorum. Hayır kaldı ki tartışsak da, ortada bu kadar tepki yaratacak bir şey yok "beraber yaşayan insanlar arasında olur bu tip gerginlikler. En yakın arkadaşın 2 gün üst üstte bizde kaldığında nasıl kavga etmiştiniz hatırlamıyor musun, çocuk tutturmuştu eve gideceğim" diye hatırlattım, "biz kavga etsek de ben seni hep seviyorum biliyorsun değil mi" diye sordum, hatta "başka bir şey mi var oğlum, okulda ters giden, babanı mı özledin istersen arayalım götüreyim" bile dedim "yok" dedi. Acaba dedim kavga ettik babasıyla, babası gitti; bununla tartışıyoruz (ki tartışma dediğim bunun bir konuda inat etmesi benim hayır demem, bunun sükunetimi ve sabrımı zorlaması ve benim en son avaz avaz "AAAA HAYIR DEDİM OĞLUM AMA YETER" ile biten hararetli konuşmalar) da benim bunu terk edeceğimi mi düşündü diye tahmin yürüttüm. "Biliyorsun seni asla bırakmayacağım, sen büyüyüp benim yanımdan ayrılıp kendine başka bir yaşam kurduğunda bile ben senin yanında olacağım, destek olacağım sana" dedim, ona da "biliyorum" diye cevap verdi, derken yeni bir gündem konusu yarattı. "Seni çok özlüyorum ve ben okuldayken sana bir şey olacak ve sen öleceksin diye korkuyorum" diyerek; sanki kocaman bir çift el beni duvardan duvara savurmuş hissi yarattı. En sakin halimle, "Biliyorum, bu korkun da normal. İnsan büyüdükçe ve bir şeyleri öğrendikçe korkuları artar ama bu korkularının gerçekleşeceği anlamına gelmez. Sen düşündükçe aklına çok kötü şeyler de gelebilir, çok güzel şeyler de. Bence sen güzel şeyleri düşün" diye tam sa-kin-leş-tir-dim derkeeeeeennnn okulu sevmediğini ilan etti. Allahımmmm bu ne, neler oluyor oğluma??? "İstersen okula gitmezsin ama hayatını cahil ve bilgisiz bir insan olarak mı geçirmek istersin?" diye sordum "Hayır ama ben ödev sevmiyorum, söyleyeceğim öğretmene MEB'e bildirsinler olmaz ödev çok saçma" diye başkaldırıda bulundu küçük maymun "Sevmiyorum işte ödev yapmayı,çok saçma, çok gereksiz, haksızlııııkkk" diye devam etti söylenmeye. En, ennnnn sakin tavrımla "Oğlum, hayatta bazen yapmak istemediğimiz şeyler olur, yapmak zorunda kalırız. Bende rapor yazmaktan hoşlanmıyorum ama gidip patronuma 'bana ne ya yazmak istemiyorum raporumu' desem işimden kovulurum. Mutsuz ol demiyorum ama başarılı olmak için bazen yapmaktan hoşlanmadığın şeyleri yapmak zorundasın, bu iş yerinde de böyle olacak" dedim. "Ben ofiste çalışmayacağım ki, mucit olacağım, patent alacağım" dedi cin! Yorulmaya başlamıştım ama "Patent almak için bile rapor yazman gerek!" dedim ve artık uyuması için ikna ettim.
Bugün okul'a gitmeden evvel de beni aradığında önce en ağlamaklı sesi ile konuştu, telefonu kapattı, 1 dakika sonra yine birşey anlatmak için kahkahalar ata ata pür neşe konuştu benimle!
Bir kaç dakika içinde bu kadar çok duyguyu; vicdan, kayıp korkusu, kızgınlık, baş kaldırı, asilik, kızgınlık nasıl yaşanır yahu diye düşünürken aklıma geldi...
Çocuk bildiğiniz ergenliğe giriyor.
Erkek çocuklarında 9 yaşında bu sürecin başlaması normalmiş. Biz sıcak iklimde, güneyde yaşıyoruz. Babası da ben de sıcak iklimlerde büyüdük. Ben resmen ergenliğe 11 yaşında girmiştim, kardeşlerim, kuzenlerim, annem ve teyzelerimde öyle. Babasını bilmiyorum. Çevremde bir çok kız çocuğu erken ergenliğe giriyor. Benzer şekilde erken ergenliğe giren erkek çocuk duymadım henüz ama sanırım beslenme, çevre v.b. şartları erkekleri de etkiliyor. Şu anda oğlum da fiziksel bir değişiklik yok, aşırı hızlı boy uzaması ve buna bağlı kemik ağrısı ve 30 kg'a yaklaşması dışında (ah evet... ya bide kokuyor çocuk) ama duygusal olarak dalgalanmalar yaşıyor. Yanıldığımı sanmıyorum; emin olmak için doktora götüreceğim ama sabahtan bu yana yaptığım araştırma sonuçları bana büyük neon ışıklı tabelalar formunda o en çok korktuğum kelimeye işaret ediyor: "ERGENLİK".
Fiziksel değişimlerin 11-12 yaşında ortaya çıktığı erkek çocuk ergenliği, 9 yaşında duygusal olarak kendini gösterebilirmiş. 9.5 yaşındaki çocuğumun bedenini resmen uzaylılar ele geçirdi. Bazen tanıyamıyorum bu yanımda yaşayan yaratığı. Sanırım aynı dili de konuşmuyoruz. Benim konuşmam ona "dır dır dır dır dır bıdı bıdı dır dır dır - BLA BLA BLA" olarak giderken, onun ki bana "mırmır mır mmm pıt tak bıt, BÖĞAHHHHHH mıymıy mıy, ha ha ni ha na na la la böööööhöööö" olarak geliyor. Zaten dişi, erkek farkı var...bu daha da mı çok ortaya çıkacak?
Başka şeyler de gelmiyor değil aklıma: Acaba boşanmaya karşı gecikmiş bir tepki mi? Yoksa beni çok özlüyor da ondan mı böyle? Okulda bir sorun mu var? Birisi bir şey mi yaptı oğluma? 
Soruyorum, soruşturuyorum. Okulda bu seneki durumu geçen seneden daha iyi. Keyfi yerinde. Dersleri hep iyidi, şu anda da öyle. Arkadaşları ile anlaşıyor. Babasını bırakın özlemeyi, zorlamadığım sürece özellikle gidip de görmek istemiyor, aileden başkasıyla pek bir yakınlığımız yok ne yazık ki, özlesin...Şu anda açıkça ifade ettiği en büyük travması bu 5 yaşındayken ölen balık ve 3 yaşında düşürdüğü dondurma! Beni seviyor, bana güveniyor, fiziksel olarak bir sorun yok, güzel uyuyor, iştahı (maşallah) hiç olmadığı kadar iyi! Derslerine karşı (ödev istememek dışında) ilgisi devam ediyor. Valla bilmiyorum, doktora gidinceye kadar da bilemeyeceğim.
Bu arada...babasına bu konudan bahsetmeyi düşünmüyorum. Kendisini, ne yazık ki, bu durum ile olgunlukla baş edecek kadar sağlam bulmuyorum. İçimden bir his, çocuğu çok yanlış yönlendirebileceği yönünde. Belki yanılıyorum, belki bir masumun günahını....bir saniye masum... ha ha ha. Evet, bu durumla tek başıma baş edeceğim. Bebekler nereden gelir konuşmasını yaptığımdan bu yana olayı anlatamama gibi bir korkum yok; sabrımı kaybedermiyim, kalıcı hasarlar oluşurmu bu dönemde, ona kim örnek olacak v.b. sorular var kafamı kurcalayan. Eğer gerçekten olayımız ergenlik ise, kendisine anlatacağım. Fiziksel ve duygusal olarak zorlu bir değişim süreceine girdiğini, onu anladığımı, yanında olacağımı anlatacağım. İnsanın özünde hep değişim olduğunu, değerlerini, disiplinini kaybetmemesinin önemli olduğunu söyleyeceğim (becerebilirsem). Değilse eğer, başka bir derdi var ki bu beni aslında ergenlikten daha fazla korkutuyor.
Annelik zor arkadaşlar, bildiğiniz dakika dakika dikkat, olgunluk, sabır, daimi vicdan azabı da gerektiriyor sonsuz mutluluğun yanında!
Ben şimdi çocuğu tekrar koklamaya gidiyorum. Belki ben yanlış anladım hı? 

Not: Konu ile ilgili bir yazı "Ergenlik Yaşı Küçülüyor Mu?"